İstismar Fetih Toprak

“Toprağı incitmeden salla şu küreği” demişti rahmetli babam. Ömrünün sonlarına yakın, “Benim toprağımın alındığı bir yer var” derdi; oraya gömülme arzusuna işaret ederek, fakat kendi ölebilirliğini de açıkça dile getirmeden. Elbette insan toprağının alınmış olduğu yere gömülmeli; ben bunu çok geç anladım. Yalnızca toprak incinir zannederdim. Ama ya toprağı şuradan buradan alınmış binlerce can?.. “İncire ve zeytine ant olsun, ve Sina Dağı’na ve o güvenli beldeye ant olsun ki” Zeytin bu utançtan kurtarılacaktır.

25 Nisan 2018 Çarşamba | PolitikART

Abdurrahman AYDIN


“Heeyyytt be! Hayber’deki Ali misin mübarek?” diye veriyor gazı babam. O gaz verdikçe ben daha bir istekli, daha bir şevkli sallıyorum elimdeki küreği toprağa. “Dur oğlum, yavaş, toprağı incitme!” diyor biraz sonra. Ömrümün geri kalanı boyunca bu ses yankılanıp duracak ruhumda: Toprağı incitme! Sonra bu sese büyük şair Turgut Uyar’ın pek çoğumuzu ümüğümüzden yakalayan “Yokuş Yola” adlı şiiri karışacak: “Kürdistan’da … Muş-Tatvan yolunda devlete ve güllere inanırsan … Portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar.” İncire ve zeytine andolsun ki portakal ve tütün, incir ve zeytin hiç bu kadar incitilmemiştir. Belki bir gün olur da bugünlere dair bir hikaye uydurursa insanlar, ola ki “İşte o zaman karardı zeytinler; yapılan işleri görmekten utandılar, yapan yaptığından utanmaz iken” deyiverirler. Bizler de bugün, gelincik çiçeklerinin kırmızılığının Zaloğlu Rüstem ile oğlu Sohrab’ın hazin karşılaşmasının sonucu olduğunu anlatmıyor muyuz çocuklarımıza? Gelincikler üzüntüden kırmızıya kesmişler; ama zeytini utandırmak başka bir iş.

Bütün camilerden selâ seslerinin yükselmeye başladığı günlerde ilan edilmişti bu seferberlik. Selâ, Osmanlı ordusunun seferleri sırasında okunurmuş minarelerden. Tabi bir de malum, birileri öldüğünde, ölümü duyurmak için okunur selâ. Savaşa giden askerler için selâ okunmasında da elbette sembolik bir anlam bulunuyor: Henüz canlıyken ölümlerinin duyurulması gibi bir anlam; ölümüne savaş mesajı. Bu selâ sesleriyle başlayan seferberlik halinin son ayağı Efrîn oldu. Arzuladıkları gibi bir devleti göremeyenlerin “Devlet mi kaldı canım ortada?” biçimindeki yakınmaları eşliğinde bir Devlet, devasa bir seferberlik kampanyasını selâ sesleriyle duyuruyor, Enfal Suresiyle geliştiriyor, Fetih Suresiyle devam ettiriyordu oysa. Eh, olsa olsa bu yakınmacıların devlet kavrayışlarındaki bir soruna işaret eder bu olgu. Çünkü darbe, kontrollü darbe, darbe tiyatrosu, artık her ne idiyse bu, bugün açıkça görünüyor ki bir Devleti Kürtlere karşı topyekûn bir seferberlik hali içerisine sokmanın başlangıç noktasıymış. 

1921 Anayasasını demokratik özerklik bağlamında tartıştığımız günlerden, kendisini yeni bir ‘kurucu irade’ olarak sunan bir siyasi iradenin topyekûn seferberliğiyle karşı karşıya olduğumuz günlere geldik. Üstelik tarihin cilvesine bakın ki yine bir ‘toplum sözleşmesi’ fikri etrafında, yeni bir anayasa yapımı süreci içerisinde cereyan etti her şey. Hocalarımdan biri, barış sürecindeyken, 1921 Anayasası ile 1924 Anayasasını kapsayan süreci göz önünde bulundurarak “Ya gerçekten çok güzel şeyler olacak, ya da Kürtler tarihlerinin ikinci büyük kazığını yemek üzereler” demişti. Kurucu bileşen olarak Kürtlerin de sayılması tartışmalarından 1924’ün yok sayan mantığına doğru bir sürüklenme yaşandığı açık. Yeni ‘kurucu iradenin’ kendisini Kürtleri bu iradenin dışında tutma çabasıyla meşrulaştırmaya çalışması da 1924’teki refleksin yapısal bir tekrarı durumundaydı. “Muhayyel Kürdistan burada meftundur” manşetiyle çıkacak gazetelerden oluşan rüyalar gördüler yine. Sünni İslam’ın Türkiş versiyonunu seferber etmişlerdi yirminci yüzyılın başlarından Maraş katliamına kadar. Yine hatırlayanlar hatırlayacaklardır Anadolu’dan Görünüm gibi programlarda, “Şu kadar terörist öldürüldü, şu kadarı sünnetsiz çıktı” biçimindeki haberleri. Yirmi birinci yüzyılın başlarında da aynı seferberlik biçimiyle karşı karşıya bulduk kendimizi.

Bu sürecin son sembolik anahtarı Fetih Suresi oldu. Hudeybiye Antlaşmasından sonra, Müslümanların kendileri açısından son derece kötü şartları kabul etmelerine içerlenen kimi Müslümanların bizzat Peygambere çıkışmalarının ardından gelen sure… Bir yandan bizzat Peygambere çıkışmış olmanın utancını yaşayan sahabelerin içini rahatlatan, bir yandan da yeni ve büyük fetihleri ve ganimetleri müjdeleyen bir sure… 1: “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik.” 20: “Allah size, elde edeceğiniz birçok ganimetler vaat etmiştir.” Eh, sembolik anahtarı Fetih Suresi olan bir askeri kampanyada, hangi hakla durdurabilirsiniz ki insan müsveddelerinin ganimet arzularını ve arayışlarını? Bu her şeyden önce din adına son derece küçültücü bir konum değil mi? Ya Fetih Suresi ile mevcut olgu arasında devasa bir uçurum var ya da ganimet bunların hakkıdır! İslam, İslam olalı böyle çelişki görmemiştir herhalde.

Fakat başka pek çok dinsel sembolün yanı sıra Fetih Suresinin kullanımını da okumamız gereken bağlam, bana kalırsa, Erdoğan’ın sözünü ettiği ‘güncelleme’ bağlamı. Bu türlü bir okuma ‘güncelleme’ denilen şeyin de asli siyasal bağlamını görünür kılacaktır. Pek çoklarının zannettiği gibi çağa uygun bir reform tarzı bir şey kast etmiyor Erdoğan; aksine yeni bir teokratik konumun öne sürülmesi arzusunu ortaya koyuyor bu güncelleme arayışı. Fetih Suresi’nin 10. Ayeti: “Sana bîat edenler ancak Allah'a bîat etmiş olurlar. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Verdiği sözden dönen kendi aleyhine dönmüş olur. Allah'a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük bir mükâfat verecektir.” Sanırsınız birileri Efrîn’e yürümemiş de birileri Peygamber olmuşlar da Mekke’nin fethine yürümüşler. Güncellemeden kasıt kökenlerin çağrılması ve yeniden canlandırılması; güncele yayılması, güncelin bu yönlü bir istilasıdır.

Bir şeyi belirtmeliyim. Surelerin teolojik anlamlarıyla değil, siyasal-teolojik kullanımlarıyla ilgileniyorum ben. Yoksa din insanlarının, teologların teolojik düzeyde söyleyecekleri çok fazla şeyleri vardır elbette; ama işin teolojik düzeyde tartışılması benim işim değil. Belirttiğim üzere, benim tartışmam siyasal bir tartışma; Gökten yere bir aktarımsallık varsayımı içerisinde kendi kendisini yeniden ve yeniden inşa eden bir iktidar biçiminin, bu aktarımsallık mekanizmalarını nasıl kullandığıyla, bunların de bu türlü bir siyasi durum içerisinde nasıl işlevlendikleriyle ilgileniyorum.

Belirli bir çerçeveye sıkıştırılmış İslami anlam sistemi içerisinde, savaşa karşı duranların da yerini belirleyen ayetler var elbette Fetih Suresi’nde. Örneğin 11. Ayet: “Bedevîlerin (savaştan) geri bırakılanları sana, Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu; Allah'tan bizim için af dile diyecekler. Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: Allah sizin bir zarara uğramanızı dilerse, yahut bir yarar elde etmenizi dilerse, ona karşı kimin bir şeye gücü yeter? Hayır, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Yani bu surenin ‘güncel’ bir biçimde devreye sokulması, bir taşla iki bile değil, üç beş kuş birden vurulmasını sağlıyor. Güncel Türkiye’de savaş yanlısı pozisyon almamış olanlara tam birer günahkâr olarak işaret edilmiş oluyor böylelikle. Yine 12. Ayet ise şu biçimde: “(Ey münafıklar!) Siz aslında, Peygamberin ve inananların bir daha ailelerine geri dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu, sizin gönüllerinize güzel gösterildi de kötü zanda bulundunuz ve helaki hak eden bir kavim oldunuz.” Yani savaş istemediğimiz için münafık da oluyoruz bu ‘güncelleme’ içerisinde. İşte birilerinin ilahi kelamı kendi tekeline geçirerek, kendisine kaydederek devreye soktuğu bu iktidar biçimi, pek çok insanı hem dünyevi hukukun, hem de ilahi hukukun dışına atma yetisiyle donatıyor kendisini. Birilerinin helak edilmeyi hak ettiği iddiasını öne sürme olanağı yaratıyor bu ‘güncelleyici’ ayak oyunu. Böyle bir istismar nadiren gerçekleşir. Bir tanesi işte gözlerimizin önünde…

“Toprağı incitmeden salla şu küreği” demişti rahmetli babam. Ömrünün sonlarına yakın, “Benim toprağımın alındığı bir yer var” der idi; oraya gömülme arzusuna işaret ederek, fakat kendi ölebilirliğini de açıkça dile getirmeden. Elbette insan toprağının alınmış olduğu yere gömülmeli; ben bunu çok geç anladım. Yalnızca toprak incinir zannederdim. Ama ya toprağı şuradan buradan alınmış binlerce can?.. “İncire ve zeytine ant olsun, ve Sina Dağına ve o güvenli beldeye ant olsun ki” (Tin Suresi, 1-3) Zeytin bu utançtan kurtarılacaktır.


361

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA