’Şark Islahat Planı’nın günümüzdeki mukallit ve musavvirleri

Birinci Dünya Harbi yıllarında Alman militarizminin desteğiyle ‘habis ur’ olarak görülen Ermeni, Süryani ve Êzîdî-Kürt topluluklar soykırımlarla tasfiye edilirken; 1921’de sıra Alevi-Kürt topluluklara ve bir bütün olarak Kürtler’e gelmiştir. Nitekim, 1921 yılında Qoçgiri bölgesinde büyük bir yıkım yaşanıyor.

25 Nisan 2018 Çarşamba | PolitikART

Mehmet BAYRAK


Etno-Dinsel Arındırmanın Mimarları: Abdülhamid, İttihad-Terakki ve Kemalistler...

Üniversiteyi çalışarak okudum. Çalıştığım kurumda Şükrü Bey adında yaşlı bir ağabeyimiz vardı, sanırım Tokatlı idi. Sıklıkla lise yıllarındaki bir hocasından söz ederdi. Bu hoca, kendisi de dahil her türlü muzipliği yapan, ancak dersleri asanlara dermiş ki; "Her türlü mukallitliği ve musavvirliği biliyon ama ders çalışmıyon!.."

İşte, yazının başlığı bu anekdottan kaynaklanıyor. Önündeki zorunlu ödevi ve görevi yapmayanlar, yapamayanlar konuyu saptırır, gündemi değiştirir ve ‘savunma yerine saldırıya’ geçerler. Bir yandan II. Abdülhamid’in ‘Osmanlı-İslam’ belgesine özenirken, bir yandan ‘ittihad ve terakki’ yani ‘birlik ve ilerleme’ sloganıyla ortaya çıkıp onu iktidardan uzaklaştırdıktan sonra ‘etno- dinsel arındırma’, ‘tek- tipleştirme’, ‘Türk- İslamlaştırma’ politikasına yönelen ve ülkeyi kan deryasına çeviren politikacıları -sözde- kınarken, öte yandan bakarsınız ‘İslam’ı Devlet dini olmaktan çıkardığı, camileri kapattığı, türbanı yasakladığı’ gerekçesiyle suçladığı Kemalist politikaların ‘mukallit ve musavviri’ konumuna gelir...


Kemalist kadroların yüzde 90’ı eski İttihatçı 

Unutmayalım ki, M. Kemal’in kendisi de İttihat ve Terakki hareketi içerisinde yer alan bir subay olduğu gibi, daha 1912’de Milli Emniyet Teşkilatı’nda istihbarat subayıdır. Nitekim, hemen bütünüyle Balkanlı ve Kafkasyalı dönme Türk-İslamcıların, 1913’te iktidara gelmesiyle kurumsallaştırdıkları ancak Savaş dolayısıyla bütünüyle hayata geçiremedikleri "etno-dinsel temizlik, tek- tipleştirme ve Türk- İslamlaştırma" politikasını, asker ve sivil kadrosunun yüzde 90-95’i eski İttihatçı olan yeni Kemalist kadrosuyla hayata geçirmeye çalışır.

Birinci Dünya Harbi yıllarında, Alman militarizminin desteğiyle ‘habis ur’ olarak görülen Ermeni, Süryani ve Êzîdî-Kürt topluluklar soykırımlarla tasfiye edilirken; 1921’de sıra Alevi-Kürt topluluklara ve bir bütün olarak Kürtler’e gelmiştir.

Nitekim, 1921 yılında Qoçgiri bölgesinde büyük bir yıkım yaşanırken; bu ve benzeri ret ve inkâr politikalarına bir tepki olarak ortaya çıkan 1925 Kürt İsyanı’nın bastırılmasında ilk kez 16 uçaklık bir hava filosu ve zehirli gaz kullanılır. Hareketin bastırılmasında Fransız ve İngilizler de destek olur. 1925-1927 yılları arasında katledilen Kürtler’in sayısı 15 bin 500 dolayındadır. Buna bir tepki olarak artaya çıkan Ağrı-Zilan İsyanı’nın bastırılmasında da 52 uçaklık bir filo ve yine zehirli gaz kullanılır. Bu katliamda ölenlerin sayısı da, Türk basınına göre 30 bindir. 1937-38’de cereyan eden Dersim Soykırımı ise, Cumhuriyet döneminin en büyük soykırımıdır.

Bu nedenle bir yazımda, "Onbinlerce Kürt, Planlanarak Katledildi" (Öz-Po, 24.2.2016) derken, bu gerçeğin altını çizmek istiyordum. Aynı yazımda, bugünkü Türk hükümetinin ‘Master Planı’na atıfta bulunarak, "10 maddelik Master Plan’ın her maddesinde, 1925’teki Şark Islahat Planı’ndan bir çıkarımsama ve örnekseme vardır" diyordum...


TC’nin Kürt Anayasası: ŞIP

Lozan Anlaşması’nın imzalanması ve 1925 İsyanı’nın bastırılmasından sonra kendisini bütünüyle güvencede gören yeni Kemalist yönetim, gerçek İttihatçı yüzünü ortaya koymuş ve var gücüyle İttihat’tan devraldığı politikaları hayata geçirmeye çalışmıştır.

Eylül-1925’te oluşturulan Şark Islahat Encümeni’nce gizlice hazırlanıp 1926’dan itibaren uygulamaya konan Şark Islahat Planı (ŞIP), Prof. Dr. Mesut Yeğen’in konuya ilişkin çalışmamızdaki "Sunu" yazısındaki söyleyişle ‘TC’nin Kürt Anayasası’dır ve bu plan bilinmeden Kürt sorununu anlamak imkansızdır. 

Plan, 28 maddeden oluşmaktadır ve Umumi Müfettişlikler adıyla sürekli askeri yönetimler altında ‘te’dib, tenkil, taqtil, tehcir, temsil, temdin, tasfiye’ yani (askeri yöntemlerle hizaya getirme, cezalandırma, katletme, yerlerinden sürme, asimile etme, Türk-İslamlaştırma ve tasfiye) yöntemlerinin tümü kullanılmak suretiyle ‘Kürt’ ve ‘İslam-dışı’ kimlikler yok edilinceye kadar planın devam ettirilmesini öngörmektedir.

Planın birçok maddeleri Kürtçe’nin resmen yasaklanmasını ve konuşanların cezalandırılmasını öngörürken; birçok maddesi de doğrudan demografik yapının değiştirilmesini ve Kürtler’le geçmişte Ermeniler’in yaşadıkları coğrafyanın ‘Türkleştirilmesini’ hedeflemektedir.


Sözgelimi Plan’ın 5, 6, ve 7. maddeleri şöyledir:

“Madde- 5: Van şehri ile Midyat arasındaki hattın batısında Ermeniler’den kalan araziye Türk göçmenler yerleştirilecektir. Bunun için sıkıyönetim bölgesindeki illerde bulunan Ermeni malları satılmayacak ve hatta Kürtler’e kiraya bile verilmeyecektir.

Madde-6: Yugoslavya’dan gelmekte olan Türk ve Arnavutlar ile İran ve Kafkasya’dan gelecek Türkler, öncelikle Elazığ-Ergani-Diyarbakır, Elazığ-Palu-Kiğı, Palu-Muş arasındaki Murat Vadisi, Bingöl dağının doğu ve güneyi ve Hınıs, Murat vadileri, Muş Ovası, Van Gölü havzası, Diyarbakır-Garzan-Bitlis hatlarında iskân edilecektir.

Bunlardan başka Rize, Trabzon illeri ile Erzurum ilinin kuzeydoğu kazalarında yoğunlaşan halktan isteyenler, Hınıs Çayı ile Murat Vadisi’ne ve Van Gölü’nün kuzeyine yerleştirileceklerdir.

Yerleşim masrafları devletçe karşılanacak ve bu konuda her yıl bütçeye ödenek konacaktır. (Unutmayalım ki; 1960, 1971 ve 1980 askeri darbelerinden sonra da demografik yapıyı değiştirmeye dönük uygulamalar yapılmıştır.)

Madde-7: Kürtler, yerleştikleri Ermeni topraklarından çıkarılacak, eski yerlerine gönderilecek veya Batı’da iskân edileceklerdir.’’

Ermeni topraklarına yerleştirilecek Türkler’in, Kürtler’in saldırılarından korunması için özel önlemler alınacaktır. (Salt 1926 yılında bölgeye 50 bin Türk’ün iskân edilmesi öngörülmüş ve bunun için 7 milyon TL ödenek ayrılmıştır. Bölgeyi Türkleştirmek amacıyla 10 yıl içinde Yugoslavya, Bulgaristan, Kafkasya ve Azerbaycan’dan en az 500 bin kişinin getirilip yerleştirilmesi planlanmıştır.)

Gerek demografik yapıyı değiştirmeye dönük göç ve göçertme hareketleri, gerekse Kürdistan’daki yeraltı ve yerüstü kaynaklarının batıya kolayca aktarımı için 20. maddede, "Sevkü’l-ceyş yollarının yapımı" öngörülmektedir. Bu madde şöyle: Şark şimendiferlerinin Erzincan’a, Sivas-Elazığ-Diyarbakır, Elazığ-Çapakçur-Muş, Van Gölü’ne mümkün olduğu kadar az zamanda varmasını sağlamak gerekir.



Kürtçe yasağı ve konuşanların cezalandırılması

28 maddeden oluşan ve Arnavut kökenli Meclis Başkanı Mustafa Abdülhalik Renda başkanlığındaki bir Türkçü komisyonca hazırlanan Şark Islahat Planı, demografik yapıyı değiştirmenin yanısıra asimilasyonla ‘Türkleştirme’yi de öngörmekteydi. Sözgelimi 14. madde şöyleydi:

"Malatya, Elazığ, Diyarbakır, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişgezek, Ovacık, Hısnımansur, Besni, Arga, Hekimhan, Birecik, Çermik vilayet ve kaza merkezlerinde, hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçe’den başka dil kullananlar, hükümet ve belediyenin emirlerine aykırı davranmakla suçlanacak ve cezalandırılacaklardır."

Görüldüğü gibi, bu madde, bırakın Misak-ı Milli’yi, 1923’teki Lozan Anlaşması’nın 37-45. maddelerine de açıkça aykırıdır ve bir başka söyleyişle anlaşmada kabul edilen kimi kültürel hakların, gizli bir planla gasp edilmesidir. Çünkü Lozan’ın 38. maddesi, "Türk Hükümeti menşe, ulus, dil, ırk ve din farkı gözetmeksizin tüm Türkiye vatandaşlarının hayat ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasını yükümlenir" diyor, 39. maddede ise şöyle deniyordu:

"Hiçbir Türk vatandaşına özel konuşmalarda, ticari ve dinsel yaşamda, basında ya da her türden yayınlarda ya da umumi toplantılarda herhangi bir dili özgürce konuşmasında hiçbir kısıtlama getirilmeyecektir. Resmi dilin yanısıra, Türkçe’den başka bir dil kullanan Türk yurttaşlarına mahkemelerde sözlü olarak kendi dillerini kullanmaları için gerekli kolaylıklar sağlanacaktır."

Unutulmamalı ki, demografik yapının değiştirilmesi uygulamaları Şark Islahat Planı esas alınarak, yine 1925’te Takrir-i Sükun Kanunu; 1927’de Umumi Müfettişler Toplantısı’nda alınan kararla Bazı Kişilerin Doğu İllerinden Batıya Nakline Dair Kanun; 1934’te Mecburi İskân Kanunu; 1935’te Tunceli Kanunu ile ete-kemiğe büründürülüyordu.


Planın öncelikli uygulama bölgesi: Fırat’ın batısı

Kuşkusuz, bugünkü iktidarın Master Planı’na ve Efrîn merkezli Rojava politikasına kaynaklık eden Şark Islahat Planı, ön raporları ve sonraki uygulamalarıyla bir bütünsellik göstermektedir.

Kürtçe’nin yasaklanmasını öngören 14. maddede de görüldüğü gibi, yasak kapsamına alınan öncelikli bölge genelde Fırat’ın batısıdır. Zaten plana esas teşkil eden ön raporlarda da, Kürdistan ‘Fırat’ın batısı’ ve ‘Fırat’ın doğusu’ olmak üzere öncelikle ikiye ayrılıyor ve Fırat’ın batısında kalan Kürt yerleşkeleri ‘asimilasyona tabi tutulacak öncelikli bölgeler’ olarak belirleniyor ki, bu noktada tam da İçtoroslar’daki Maraş-Antep-Urfa hattında oluşturulmaya çalışılan ‘Arap kemeri’ ile Efrîn saldırısıyla gündeme gelen Rojava hattındaki ikinci Arap kemeri akla geliyor. Bunun hiç de tesadüfi bir gelişme olmadığı açıktır. Çünkü bugün eski DAİŞ kalıntılarının öncülüğünde oluşturulmaya çalışılan Sünni Arap kemerleri, tam da Alevi ve Êzidî Kürtler’in toprak ve yerleşkelerine tekabül etmektedir.

Nitekim, Kürt kökenli İsmet Paşa’nın önerisiyle Şark Islahat Planı’nı hazırlayacak komisyonun başkanlığına getirilen Arnavut kökenli, dönemin Bayındırılık Bakanı ve Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, hazırladığı ön raporda Fırat’ın batı hattı için şunları söylüyordu:

"Fırat’ın garbındaki Malatya vilayeti ahalisinin yarıdan fazlası Kürt olduğu gibi, Maraş vilayetinde ve Pazarcık kazasında 22.000 kadar kayıtlı Kürt vardır. Bunların dışında Antep, Cebelibereket (Osmaniye ve çevresi MB), Sivas, Yozgat, Kırşehir, Çorum, Aksaray, Konya ve Ankara vilayetlerinde henüz Kürtlüklerini muhafaza eden ehemmiyetli nüfus kütleleri vardır. (...) Fırat’ın şarkındaki Kürtler gibi Fırat’ın garbındaki Malatya vilayeti Kürtler’i de iktisaden ve lisanen tamamen hâkim mevkidedirler. Fırat’ın garbındaki vilayetlerimizdeki Kürtler’in erkekleri Türkçe öğrenmeğe mecbur kalmışlarsa da kadınlar hala Kürtçe konuşmakta ve cümlesi taassupla gördüklerini muhafaza etmekte ve kemâl-i gururla Kürt olduklarını söylemektedirler." (Bkz. M. Bayrak: Kürtler’e Vurulan Kelepçe: Şark Islahat Planı, Özge yay. Ank. 2009, s.92-93).

Konuya ilişkin Plan ve diğer raporlarda; Fırat’ın batısında yaşayan Kürtler’in Türkler’le komşu olup göreceli olarak dağınık yaşadıkları; büyük bölümü Alevi inancına mensup olan bu Kürtler’in asimilasyonunun diğer Kürtler’e göre daha kolay olabileceği, bu nedenle asimilasyon konusunda Fırat’ın batısına öncelik verilmesi öngörülmektedir. İşte, İçtoroslar’da bir ‘Arap kemeri’ oluşturmaya çalışan bugünkü hükümetin, Efrîn saldırısıyla Rojava hattında ikinci bir Arap kemeri oluşturmaya çalışmasının altında bu ‘demografik’ düşünce yatmaktadır.


Sonuç

Kemalist yönetimin daha 1922’de İngiliz ve Fransızlar’la gizlice anlaşmasının haber alınması üzerine Ankara’ya gelip, Meclis’e muhtıra niteliğinde "Kürddağlılar’ın Mutalebatı"nı veren Kürddağı Kürtleri’nin ‘uyarılar ve istekler dilekçesi’ kaale alınsaydı, bugünkü acılı serüven yaşanmayacaktı... Peki, bundan tam 92 yıl önce Sürgündeki Kürt Aydınları’nın 1926’da Başvekil İsmet Paşa’nın şahsında hükümete verdikleri ‘Muhtıra- Mektup’ doğru algılansaydı bugünkü olumsuzluklar yaşanır mıydı? "Eğer Türk Cumhuriyeti ve yöneticileri; Türklüğün varlığını sağlamlaştırmayı ve Kürt milletini kazanmayı hedefliyorsa, tek çözüm yolu ve ilaç, 20. yüzyıl uygarlığının ulus ve özgürlük prensiplerine saygı duyma ile Kürtler’in yaşam hakkını kabullenmek ve bu suretle Avrupalılara, dost ve düşmana karşı olgunluğunu ve siyasi yeterliğini göstermektir…"


538

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA