Kürdistan sürgünleri

Kuzey Kürdistan’da ilk sürgün 1818’deki Dersim ‘Serihildan’ında uygunlandı. 1839’da patlak veren ‘Garzan İsyanı’ ile sürgün göçü ivmelenmiş, Bedirhanilerin 1843-1855 yılları arası süren başkaldırılar boyunca göçertme hızlanmıştı. Anayurtlarından koparılan Kürtler, aileleriyle birlikte Orta Anadolu kıraçlıkları, Karadeniz ve Ege’ye sürgün edildi.

25 Nisan 2018 Çarşamba | PolitikART

Ahmet KAHRAMAN


Yıllar önce, Kürtlerin tarihine ilişkin bir metne, “Kürtlerin tarihinin öteki yüzü, sürgün ve kaçış yollarında ayrı düşen ana-babalarla evlatlar, kardeşlerin birbirini arama trajedisidir” diyerek başlamıştım.

 Açıklık gerekiyorsa eğer, bu soydan bir tesbit abartı değildir Kürtlerin hayatında. Tarihi gerçeklik zemininde, yaşanmışlıkların tamamlayıcı unsuru olarak yerli yerine oturmaktadır. Ayrıca kayıpların trajedisi yeni değildir. Kadim tarihle, kan davasına dönüşen Pers savaşlarıyla başlar. Asurlular, Babillerle savaşlar zinciriyle devam eder savrulmalar. Romalılar, Araplar ve Osmanlılar, günümüzde ise Türkler, yeniden Araplar, Perslerle…

 Onun için bugün dünyanın neresine giderseniz gidin, orada Kürtlere rastlarsınız. Aradaki mesafe nedeniyle, Kürtler için, ‘dünyanın öbür ucu’ sayılan Japonya’dan, Yeni Zelanda‘ya, Avusturalya, Amerika kıtasının iki yakası, Kuzey kutbuna kadar, her yerde Kürtlerin sedası duyuluyor. Avrupa şehirleri, Asya bozkırları, Ortadoğu’nun dört bir yanı sürgün Kürtlerle doludur.

Çağlar önce ana yurtlarından kopup sürgüne çıkan Kürtlerin bir bölümü, Afganistan’da kurdukları kolonilerle dillerini, kültürlerini hala yaşatmaktadırlar.


Kürt ulusalcılığı ve çağın devletsiz halkı

Tarihsel geçmiş bir yana, Kürtlerin hayatında sürgünün ağırlığı, ulusal ayaklanmalar çağında hızlandı. Düşmanları, onlardan kalıcı şekilde kurtulmanın çaresi olarak 1806 yılından beri sürgün yolunu da deniyorlar.

Yeri gelmişken; Kürdistan ulusal hareketi, kimilerinin iddia ettiği gibi, Bastil hapishanesinin baskınıyla simgelenen 1789’daki Fransa İhtilali’nden sonra başlayan, Napolyon savaşlarıyla ivmelenerek dünyaya yayılan milliyetçilik (ulusalcılık) akımının gerisinde değildir. Kısacası, geç kalmış bir hareket değildir.

Kürtler, Yunanlılar, Araplar ve Bulgarlar’dan önce, Napolyon’un İtalya seferi sürecinde, Süleymaniye’de başkaldırı (serihildan) hazırlığındaydı. Babanzade Ahmet Paşa, 1806 yılında ilk ulusal başkaldırıyı ateşledi. Sonra zincirleme hareketler birbirini izlemeye başladı.

Fakat ulusal birliğin sağlanamaması yüzünden beklenen sonuç alınamadı ve Kürtler çağımızda yeryüzünün başlıca gecikmişi, başka bir deyişle devletsiz halkı olarak kaldı.


Kuzey’in ulusal başkaldırıları ve sürgünler

Bu özetten sonra, asıl konumuz olan Kuzeyin mücadelesine gelince:

Soykımı da Hitler’e esin kaynağı, örnek yol gösterici olan Osmanlı, soykırımın sürgün versiyonuyla da Amerikalılar ve Britanya’ya yol gösterici oldular.

Kuzey Kürdistan’da ilk sürgün, 1818 yılındaki Dersim ‘Serihildan’ında uygunlandı. Bu tarihte, henüz Kuzey Amerika’da sistematik Kızılderili, Avustralya’da da yerli soykırım ve sürgünü yoktu. 

1839’da patlak veren ve Amed yöresini de kapsayan ‘Garzan İsyanı’ ile sürgün göçü ivmelenmiş, Bedirhanilerin 1843 yılında başlatıp, etap etap 1855 yılına kadar sürdüğü başkaldırılar boyunca, göçertme hızlanmıştı. Silah zoru ve ölüm tehdidiyle anayurtlarından koparılan Kürtler, aileleriyle birlikte Orta Anadolu kıraçlıklarına (Konya Ovası, Kırşehir, Haymana, Polatlı Havzası), bir kısmı da Karadeniz şeridi ve Ege bölgesine sürgün edilmişlerdir.



Ancak ulaşım imkansızlığı yüzünden, bu dönem sürgünlerinin pek azı, daha sonra anayurda geri dönmüştür. Orta Anadolu’ya sürgün edilenler bir arada ve kalabalık oldukları için, bu güçle kendi kolonilerini kurup kimliklerini, yaşama biçimlerini, kültürleri ve dillerini yaşattılar. Ege’de, İda Dağı (Kaz Dağları) yöresine topluca yerleştirilenler de bunu başardılar. Ama Karadeniz bölgesi için aynı söz söylenemez. Sürgünlerin önemli çoğunluğu eritilerek asimile edildiler.

1960’lardaki Demirel hükümetinde bakanlık yapan Refet Sezgin, Cihat Bilgehan, Ege’de asimile olmuş sürgün Kürtlerdendi. Ama Karadeniz’de kayıp çoktu. Örneğin şair, ressam Bedri Rahmi ve çevirmen, yazar Selahaddin Eyyuboğlu kardeşler, Karadeniz sürgünü ünlü Eyyuboğlu ailesindendi. Ecevit’in baba tarafından soyu, Kastamonu’ya yerleştirilmiş Dersim sürgünüydü. Dedesine izafeten birinci adı Mustafa olan Bülent Ecevit, Türk ırkçısıydı. Başbakan olduktan sonra Kürtlüğünden utandığı için mi, her neyse üstünde “Kürtzade Mustafa Bey” ibaresi yazılı olan dedesinin mezar taşını kaldırtmış, yok etmiştir.


TC sürgünleri

Osmanlı’nın varisi olarak ortaya çıkan TC, sürgün konusunda da efendilerinden daha zalimdi. 1921’de Sivas’ta (Qoçgîrî) başlattığı Kürtleri ‘tedip ve tenkil’ (terbiye etme ve susturma) seferlerini, 1939’da Dersim’de noktaladı. Toplu kırım, darağaçları, diri diri yakma ve sürgünlerle, Ermenilere yaptıklarının aynısını uyguladılar.

Türk ordusu bu süreçte yol boyları ve köy baskınlarında ele geçirdiği insanları katlederek ilerlerken, bir yandan da Kürdistan’dan, Kürtlerin Rum ülkesi anlamında “Diyarê Romê” dedikleri topraklara sürgün göçleri düzenliyor, listesi çıkarılmış kişi ve aileler dili, kültürü, dünyaya bakışı farklı insanların yaşadığı Diyarê Romê’ye gönderiliyordu.

Başlangıçta, insanlara sürgün yeri bildiriliyor, sonrası için “Nasıl gidersen git, ama vaktinde oraya varmazsan kendini de aileni de yok bil“ deniliyordu. İnsanlar, yarattıkları imkanlarla yollara düşüyorlardı.

Bunlardan biri de Elazığ’ın Karakoçan İlçesi’ne bağlı Gökdere köyünden Feyzullah Koç‘tu. Onu, 1990’da araştırma vesilesiyle buldum. Sürgüne ilişkin anlattıklarının özeti şöyle:

“O zaman 12 yaşımdaydım. Babam çevrede tanınan, bilinen ve saygı gören biriydi. Babam toplumun baskısına rağmen Şeyh Said hareketine destek vermemiş ama karşı cephede de yer almamıştı. Bizim köyü 1925 yılının yaz aylarında bastılar. Babamı yakaladılar. Bir grupla birlikte ahıra kapatıp kapısını ateşe verdiler. Onlar çekildikten sonra babamın yanına koştuk ama babamın bedeni yanmış ve ölmüştü. Çıkardık ordan, gömdük. Sonra yine geldiler. Anneme, “Nasıl giderseniz gidin” diyerek Niğde’ye sürgün emrini bildirdiler. Niğde’nin nerede ve ne tarafa düştüğünü de bilmiyorduk. Önce Elazığ’a gittik. Annem, Niğde’yi sordu soruşturdu. Sonra bir at arabasını kiraladı. Kardeşlerimle hep beraber bindik, yola çıktık. İki hafta sonra vardık. Niğde Rum ve Ermenilerin yurduydu. Etraf boştu. Tek tük insan vardı. Bize bir ev verdiler. Yerleştik. Komşularımız kötüydü. Bize düşman gözüyle bakıyor, hakaret ediyorlardı. Ama dayandık.”


Hiç insanlık görmediler

Kürtler, sürgün topraklarında hiç insanlık görmedi. Oysa yerleşenler de o toprakların hakiki sahipleri değildi. Hakikiler ya öldürülmüş ya da kaçırılmışlardı. Yerlerine gelenlerin kimi işgalci, kimileri de güç tarafından yerleştirilendi. Ama Kürtlere yerlilik gösterisi yapıyor, düşman gözüyle bakıyorlardı. Kürtlerden, “Allahı anma” olarak tabir edilen selamı bile esirgiyor, onları horlayıp aşağılıyor, köy yolları ve sokaklarda taşlıyor, dövüp sövüyorlardı. Kürt, parasıyla fırından ekmek alamıyor, ölüsüne mezar yeri bulamıyordu.

Şeyh Said ailesinin bir kısmı, Kırklareli’nin Vize İlçesi’ne sürülmüştü. Şeyhin torunlarından Abdulmelik Fırat, yaşananları şöyle özetlemişti:

“Selam verme bir yana, bizi gördüklerinde ya uzak kaçıyor veya küfrediyorlardı. Paramızla ekmek alamıyor, hastamıza doktor bulamıyorduk.”

Vicdan yok, mertlik ölüydü, bu dünya garibi diyarda…


Kızılderililer gibi

İnsanların eda ve bakış ile davranışı yüzünden, sürgün yerleri güneşin doğup battığı bir cehennemdi. Cehennemden kaçış ise tıpkı 1800’lerin Kuzey Amerika (Kızılderili) ve Avustralya (Aburjin) yerlilerinin kalbinde yanan ateş gibi yanan bir özlemdi. Kızılderililer de yakalanma halinde öldürülme dahil, her türlü cezayı göze alarak, ‘mecburi iskan’ (zorunlu yerleşim) yerlerinden, kimileri Kuzey Amerika’yı doğudan batıya katederek, anayurtları olan “Raqi” dağlarına firar etmişlerdi. Firarilerin en ünlüsü kabile şeflerinden Geronimo’ydu. O kıtayı bir baştan öbür başa katederek dağlarına dönmüş, gerilla baskınlarıyla savaşımını sürdürmüş ama sonunda yakalanmıştı.

Anayurdundan koparılan Avustralya (onlara şimdi patlıcandan söz edilir gibi Aburjin diyorlar) yerlilerinin kaçış hikayesine dair sayısız kitaplar yazıldı. Fimler yapıldı.

Her neyse, Kürtler onlardan habersiz, ama onların yolundan giderek, sürgün yerinden firar ediyor, günler süren yolculuklardan sonra anayurtlarına dönüyorlardı. Takip altında tutunamayanlar ise yeniden yollara düşüp sınırı aşıyor, Suriye Kürtlerine karışıyorlardı.


Sürgün trenleri

1925’in ilk zamanlarında, “Nasıl gidersen git” denilerek sürgün yolu gösterilenler arasında firariler çoğalınca, tutum değiştirildi. Tıpkı Ermenilere yaptıkları gibi süngü ve namluların gözetiminde sürgün göçleri düzenlenmeye başlandı. Sürgünler, bundan sonra topluca tren istasyonlarına naklediliyor, hayvan taşımacılığında kullanılan penceresiz vagonlara doldurularak kapılar kapatılıyor, insanlar için aç, sussuz ve günler süren bir yolculuk başlıyordu.

Bu, insanlığın öldüğü bir yolculuktu. Vagonlar doluluk olarak tıkış tıkıştı. Kadın, erkek, çocuk her kesim ve yaştan insan bir aradaydı. Tuvalet yoktu. İnsanlar utançtan can çekişircesine kirletiyorlardı. İnsanlar pislik içinde, penceresiz vagonlar pis kokuyordu.

Ölenler, istasyonlarda görevlilerce sürüklenerek alınıyordu.


Geri dönüşler

Trajedi, bu kadarla da bitmiyordu. İnsanlar asimile olsun düşüncesiyle, birbirinden koparılıp aileler parçalanarak her bir birey bir yana savruluyor, dili, her şeyi yabancı köylere serpiliyordu. Dersimli bir sürgünün torunu olan bir dostum anlatmıştı:

“Babam Dersimlidir. Onu aşireti, ailesi, akrabalarından koparıp Eskişehir’in Balçıklar Köyü‘ne yerleştirmişler. Köyde Türkmenler de vardı. Bir Türkmen kızıyla evleniyor ve kalıcılaşıyor. Ben kendimi bildim bileli babam, kimliği yüzünden tahakküm altındaydı. O’nu Kürt diye aşağılıyor, başına yığılıp dövüyorlardı. Onun için yapabileceğim tek şey, gizli gizli ağlamaktı.”


Geri dönüşler ve sonra yeniden sürgün

Yıllar sonra, ‘yerini terketme yasağı‘ kalkınca, koloni halinde yerleşenler ve evlilik, iş kurma bakımından bağımlı hale gelenler hariç, bütün Kürtler anayurda dönüş için dengler düzenlemeye başladılar. Kürtlerin deyimiyle dönüp ‘aile ocağının ateşini‘ yakarak, yeni bir hayata başladılar.

Ancak zalimlik de bir yaşama biçimiydi. 1980’lerin sonu ve 1990’ların başı itibariyle, Türk devleti yeni bir zulüm seferi düzenledi. 4 bin köy yakılıp yıkılarak evsiz, yurtsuzlaşan 4 milyon insana, “Nereye giderseniz gidin” denilerek, yeniden sürgün yolu gösterildi. Bunlardan kimileri ‘iş, aş‘ arayışıyla, Diyarê Romê’ye yöneldiler.

Ama kimileri seçimleri nedeniyle bin pişman oldu. Suçlu muamelesi gördüler. Polis takibine alındılar. Çocukları, yandaşlarının baskısı yüzünden okula gidemedi. Eski sürgünlerin yaşadıklarının aynısı ile dövüldüler. Barınmak için kiralık ev, çalışacak iş bulamadılar. Malları, kazançları talan edildi. Kimilerinin ölüsü mezarlıklara kabul edilmedi.

O nedenle, AKP diktatörlüğü yıllarında kırıma, yıkıma uğrayan, evsiz, yurtsuz kalanlar Diyarê Romê’den uzak durdular. Türk şehirlerine gitmediler.



833

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA