Bir uygarlık masalı

Kadın eksenli toplumda siyaset konuları çıkar eksenine değil, ortak fayda ilkesine dayanırdı ve siyasetin tüm aktörleri karşılıklı bir ilişki içinde özneydi. O zamanlar özne-nesne diye bir ayrım da yoktu. Animizme inanıldığı için bugüne nazaran çok daha demokratik karakterli ilişkiler sözkonusuydu.

25 Nisan 2018 Çarşamba | PolitikART

Fırat (Deniz) BULUT*


Bir varmış bir yokmuş. Bendeniz beşikte kalem sallarken Neolitik Ana, Uygarlık adında bir nehir doğurmuş. Bir nehrin bazen kardeş kardeş, bazen de birbirine düşman akan iki kolu varmış. Birinde rahip ve saz arkadaşları baskı, talan, sömürüyle önlerine çıkan her şeyi yutarak at koştururlarmış. Diğerinde ananın çocukları siyasetle sorun çözer, politikayla yol alırmış. 

Siyaset kelimesi Arapça kökenli olup, ‘seyis’ (at terbiyecisi) sözcüğünden türetilmiştir. Günlük dilde değişik anlamlarıyla sıkça karşımıza çıkan siyaset kavramı, toplumsal sorunların çözümüne dair oluşturulan perspektife işaret ettiğinde -haksız ve yanlış şekilde- devletle özdeşleştirilir. Siyaseti ‘seyis-seyislik’ ile ilişkili yorumlamaya çalışırsak, ‘at uşağının uğraşı’ olarak değer kaybedebilir ama ‘seyis-seyislik’ deyip geçmemek lazım. ‘Bir mıhın bir nalı, bir nalın bir atı, bir atın bir savaşçıyı, bir savaşçının bir savaşı kurtardığı’ kadim zamanları da hatırlamak lazım. Peki seyisin yaptığı nedir? Seyis, efendileri hesabına atları eğiterek ehlileştirir. Atların sağlığı, beslenme, korunması, kullanışlı birer binek aracına dönüştürülmesi gibi tüm işler onun sorumluluğundadır. Yerine göre ödüllendirme, yerine göre cezalandırma yoluyla atlarla ilgili işleri hal yoluna koyar. Baş seyisin, Sümer rahibi ve devletlüleri gibi yöneticilik pozisyonu da var. Bir de şu var; atlardan biri sakatlanma ve yaşlanma suretiyle hizmetten düşmeyedursun! Tedavisi mümkün değilse, bırakalım yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanmasını, hemen çeker vurur efendiler ve onlar adına seyisleri. Biraz vicdan, ekolojik duyarlılık ve hayvan haklarına saygı varsa belki kapı dışarı ederler. Ama her halükarda at ölecektir! Zira doğa ananın zorlu yaşam koşullarına uyum sağlama yeteneği çitlerin dışında kalmıştır. Kalan asiliğini de efendilerinin altında hepten yitirmiştir. Burada siyasetin konusu; kimi ulaşım, taşıma işlerinin halledilmesidir ya da işin aslı, efendilerin çıkarlarının sağlanmasıdır. Bu ‘sorun’un çözülmesi bağlamında seyis ve atların, (birinin kısmen özne, diğerlerinin daha edilgen) içine dahil olduğu süreç kapsamındaki tüm işlere, izlenen yol yöntem ve politikalara siyaset denilmiş. 

Politika‘nin kökeni ise ’polis’ten (kent) gelir, kent yönetimi anlamı taşır. Yani kent-devletin nasıl yönetileceğine verilecek yanıtı tarif eder. Toplumsal sorun ve işler sözkonusu olduğunda politika, siyasetle anlamdaş sayılır. Aradaki fark; politika, siyasetin günlük icrasıdır. Devlet, politika alanını kendi tekeline almak ister. Bunun için tarih boyunca hiç durmaksızın, ahlaksızca politik topluma saldırmıştır. Kent ve devlet uygarlığa geçiş sürecinde toplumun beslenme, güvenlik ve diğer yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanması iddiasıyla oluşturulmuş yapılardır. Ancak varoluş iddialarının aksine iplerini ellerinde tutan küçük-elit azınlık tarafından ekseriyetle toplumun faydasına olmayan işlerde kullanılmışlardır. Örneğin, gasp, hırsızlık, toplumsal tecavüz ve her türlü ahlaksızlık… Devlet baskı ve sömürü aracıdır, anti toplumdur. Kentin ikili bir rolü var; hem devlete, devletleşmeye yaramış hem de tarih boyunca özerkliğin, özgürlük direnişlerinin mekanı olmuştur. Yine kentler, siyaset ve/veya politikanın kapsam ve düzey olarak sıçrama yaptığı merkezlerdir. 


Siyasette aktörler ve roller karıştı

Rahip, tavlasına düşürdüklerini ehlileştirirken, Leviathan saldırılarından kaçan toplumlar atlarla dağa kaçarlardı. Devletleşmeden önce siyasetin merkezleri Toros-Zagros dağ silsilesi etekleriydi. O zamanlar seyis bazen avare gezer, bazen de başarılı av seferleriyle oy avcılığı yapardı. Seçimi kazanıp tek başına iktidar olmak için az mamut öldürülmedi! Ama yine de muradına eremezdi. Nihayetinde siyaset soylu bir işti. Ayak oyunlarıyla, sandık hileleriyle, konserve açılışlarıyla, üç beş yılda bir yapılan seçimleri kazanmakla, hele başkanlık koltuğuna oturma sevdasıyla siyasetçi olunamazdı. Tabii baskı ve zorun işlediği devlet çarkında kısmen erdi muradına ve Ziggurat’ın en yüksek koltuğuna oturdu. 

Ama bir dakika! Ziggurat, rahibin yeri değil miydi? Aktörler, işler, karakterler birbirine karışmış. Önce bu karmaşayı çözmek lazım, yoksa kargaşanın içinde yiter söylediklerimiz. O yüzden masalı başa saralım:

‘Seyislik’ sözcüğünden türetilmiş olan siyaset kavramı, toplumun hayati sorun ve ihtiyaçlarının tespit edilip çözülmesi ve giderilmesi sanatıdır. Baskı ve sömürü aracı olarak devlet kendine meşruiyet kazandırmak için toplumun bu en hayati alanına el atmıştır. Bu yüzden siyaset alanı aynı zamanda mücadele, çatışma ve kavga alanıdır. Gerek seyisin uğraşı gerekse de devletin ‘‘Benim işlerimdir‘‘ dediği uğraşlar bağlamında siyaset, zaman ve mekan açısından uygarlık sürecine denk düşer. 


Neolitikte siyaset kadın merkezli ve kolektifti

Aslında neolitik dönemde hem de en orijinal, doğal haliyle siyaset kavramının ifade ettiği işler, kadının merkezinde olduğu bir kolektiflikle icra ediliyordu. İnsanın yalnızca kendinden önceki doğaya hizmet için yaratıldığını savunan derin ekolojistlerden olsaydık, kadına çok derin ve hayli sert eleştiriler yöneltmemiz gerekirdi. Hayvanların evcilleştirilmesi onun başarısı! Evrensel oluşumun insan varoluşsallığında özetlendiğini, anlamlaşıp dile geldiğini ve bunun evrensel bir amaçla ilintili olduğunu bilince çıkardığımızdan evcilleştirme konusuna at gözlüğüyle bakamayız. Kadın eksenli toplumda siyaset konuları çıkar eksenine değil, ortak fayda ilkesine dayanırdı ve siyasetin tüm aktörleri karşılıklı bir ilişki içinde özneydi. Gerçi o zamanlar özne-nesne diye bir ayrım da yoktu. Nihayetinde insan candı, taş, toprak, ağaç, atlarda da can vardı. Animizme inanıldığı için bugüne nazaran çok daha demokratik karakterli ilişkiler sözkonusuydu. Herkes özneydi, birdi. Bing-bang’dan önce de birdi. Bir toplu iğne başı kadar alan kaplayan, sonsuz yoğunlukta bir. Sonra bir kıvılcımla uzaya-zamana fırladık. Neolitiğe varınca büyük ana doğanın kucağında, küçük doğa kadının etrafında toplandık. Ayrılık gayrılık yoktu, hepimiz birdik. Hiyerarşik ve uygarlık dönemi artçıl patlamalarıyla iyice parçalandık, sınıflara bölündük, dağıldık. Bazılarımız rahibin başımıza ördüğü iktidar-devlet belası ve tüm kötülükleri karşısında dağılmamak için alınterimizle yıkadığımız ellerimizle örgüler örüp tutunduk. Fakat gündüz ördüğünü gece mum ışığında söken güzel Penelope gibi biz de elimize biraz güç geçince tarihsel bilincimizi kaybedip ördüklerimizi kendi ellerimizle söktük, parçalandık. Penelope’daki sadakatti, bizimki ise ihanet. Yani kimliğini unutup karşıtına dönüşmek!

Hele son üç-beş asır, hepten dört bir yana savrulduk. Gökyüzünde başıboş havalanan balonlar olur ya, kapitalizmin kirlerine bulandıkça şişti egolarımız. Şiştikçe kendimizi bilmez olduk. Kendini bilmek, bütün bilmelerin başıydı. Kendimizi bilmezsek neyi bilebiliriz ki? Aslında bilmek istiyoruz ama zihnimiz bulanık. Devlet icatçısı rahip ve ardılları aklımızı şaşırttı. Kendimizi ve kendimizden ötesini bilmeye, anlamaya ilk adımı atar atmaz bir kavram kargaşasına sürükleniyor, yolumuzu kaybediyoruz. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, “Tarih şimdidir, günümüz geçmişte gizlidir…”  demişti. Kulak verip iktidarın bilgi tekelinin kapılarına dayansak, kırıp o kapıları İnanna’nın 104 ME’sini alsak, tarihin dehlizlerinde yaratım hikayelerinin izini sürsek, zihnimizi bulandıran kavram kargaşasına son verebiliriz. Aşk adına bize yardım etsin İştar’ Hani; “…. Ben ki Tanrıça İştar’ım / Hayat denilenim / Siz bana ölüm deseniz bile / Yasa denilenim / Siz bana kural dışı deseniz de / Aradığınız benim / Ve bulduğunuz / Dört bir yana saçtınız beni / Ve şimdi parçalarımı topluyorsunuz…” diyen Ay Tanrıçası Nanna’nın kızı, Musevilerin Astertesi, Babillerin Tiamatı, “Büyük yaşamak istiyorum…“ diyen Kürtlerin Zilan’ı… İnanna var ya… Yardım etsin aşk adına.  


Toplumsal alanda devlet tahakkümü gelişti

Siyaset, politika, yönetim, demokrasi vb. onlarca kavramın tarif etmeye çalıştığı, bunu yaparken tarifsiz bıraktığı toplumsal işler ve anlamsallıklar doğal toplumda hep olmuştur. Belki dile gelmeyip kavramlaştırılmamışlardır ama en canlı en toplumsal halleriyle varlardı. Hani her birimiz en çok annemizi sever ve sevgimizi hiç dile getirme gereği bile duymadan yaşarız ya, sonra ayrı düşünceyi sözcüklendirip dile getirir, özlemimize öyle teselli ararız ya, işte toplumsal kavramların oluşması-oluşturulması süreci de böyle işler. An’daki oluş ya geçmiş an’ları ve anlamları karakterize eder ya da gelecektekilere kurgusal olarak karakter çizer. Her iki durumda da anlam bilince dönüşür, bilinç birtakım kodlama ve formülasyonlarla dil üzerinden sözcük halinde sembolik ifadeye kavuşur ve yine dil üzerinden yaşama karışır. Dilin kendisi zaten toplumu-toplumsallığı yansıtır. Herhangi bir kavramın tarif ettiği işin veya işaret ettiği anlamın orijinal karakteri, oluşum zamanı ve kim tarafından nasıl yapıldığı hakkında fikir sahibi olmak veya fikir yürütmek için dile yönelmek, bakmak gerekir. Hele Kürtçe bu konuda bize büyük imkan verebilmektedir. İlk önce Kürtçe’deki sözcük kavramın eril mi dişil mi olduğuna bakarak işin aslına dair bulgulara ulaşabiliriz. Dişillik kadını, kadın toplumsallığı sembolize eder. Doğallığını koruyabilen toplumlarda bu böyledir. Bu bağlamda devletle ilişkilendirilen toplumsal kavramları Kürtçe’ye vurduğumuzda dişil olduklarını görüyoruz. Örneğin siyaset, demokrasi, yönetim… Peki bu yöntem her zaman sağlıklı sonuçlar elde etmemize yarar mı? Hayır. Zira Kürtler ve Kürtçe bugün yoğunca yaşandığı gibi tarih boyunca da baskı ve asimilasyonist saldırılara maruz kalmıştır. Bu saldırılarda toplumsal zihniyet, onun somutlanması dil ile birlikte dilin yaratıcısı toplum ve yaşamı da zarar görmüş, bozulmaya uğramıştır. 

Toplumsal alan ve işler üzerinde devletin tahakkümü geliştirildi. Bu işlerin yaratıcısı kadına ise kendi yaratımları, yaşam alanları yasaklandı. Toplumsal işlere dair tarihsel gerçeklik nasıl tersyüz edildi? Toplumsal kavramlar nasıl kirletildi? 


Kavramların kirletilişi

Kavramları kirletmek rahibin işi. Gerçekleri de o tersyüz etti. Kentin ve devletin tohumu Zigguratı inşa edip, oradaki yoğun çalışmalarıyla tarihin akışını değiştirdi. Öcalan bu süreci şöyle ifade ediyor: “Bir tapınaktan bir şehir, bir şehirden bir uygarlık, bir uygarlıktan dünya doğmaktadır…“ Rahibin tapınağın kapısına çaktığı çivi ile seyisin atın nalına çaktığı çivi aynı. Rahibin entelektüel düzeyine hayret etmemek elde değil. Adam adlandırma erbabı. Kurgu desen onda âlâsı… Geçmişi çok iyi biliyor, tarihsel bilinci güçlü. Bilmediği bir şey çıksa ‚‘politik lider‘ yaşlı kurnaz bilgenin tecrübesine başvurur. Şunu da çok iyi biliyor: Zor her zaman iş görmez. Hele düşman toplumsa ‚ askeri şefin de başaracakları bir yere kadar. Bu yüzden kötü metafizikler üzerinden oluşturduğu mitolojilerle insanların beynine ve yüreğine korkular doldurur. Dahası ikna kabiliyeti yüksek, yalan ve kurnazlık anlamında siyasetin kurdu. Rahip devletli uygarlık sürecinin baş mimarı! Halis niyetli olmayan bir sanatçı edasıyla yeniyi üretir. Uygarlık süreci bütün yeni-yeniliklerden daha fazla; yeni bir zihniyet inşasıdır. Ana kadın kültünün anlamları çarpıtılırken, yerine ataerkinin adlandırma, kavramlaştırmaları ikame edilir. Böylelikle yeni bir zihniyet kurgulanmakta veya oluşturulmaktadır. Bununla anti toplumsallık karakterli yeni bir yaşam geliştirme hedeflenmektedir. Bu yeniden toplumsal yaşamın kaynağı, koruyucusu ve sürdürücüsü kadının yeri düşürülmüşlük, yani mutlak köleliktir. Bilgeliğiyle ürettikleri ve öğrettikleri (Tanrıça İnanna’nın uygarlık icatları) gasp edilmiştir, iktidarın örgütlendirilmesi için kullanılacaktır. Günümüzde de sürmekte olan bu 6 bin yıllık sürecin kendisiyle getirdiği; toplumun siyasetsiz bırakılması, ağırlaşan yaşamsal sorunlar, çözüm üretemeyen, parçalı zihniyet, çarpıtılmış hakikat algısı… Kaybedilen özgürlüktür. Peki çözümü yok mu bu tarihsel kaybedişin? Çözüm, kaybedileni bulmakta…

Özgürlük kavramı yaşamda, dilde çok yıpranmış, anlamını yitirmiştir. Liberalizm güdüler sınırına çekmeye çalışır. Müphemleşmiş bir kavram. Herkes durduğu yerden bir anlam biçmektedir. Özgürlük nedir sorusu acil yanıtlanmayı gerektirmektedir. Bilmeyle ya da düşünceyle ilişkilendirirsek; hakikatin bilincine varmış kendiliktir diyebiliriz. Özgürlük, maddi-manevi baskılayıcı, kısıtlayıcı unsurları aşmak, çeşitlenmek, farklılıkların uyumlu birlikteliği, çoğalmak, ötekinde kendini gerçekleştirmek, akan su gibi yolunu bulmak, hatta bazen kendi kalmak, kalabilmektir. Bir nehir için uzayıp gitmektir. Arıya sorsan çiçeğim, peteğim, balım der. Özcesi özgürlük kavramı herkesin durduğu yere, içinde bulunduğu koşullara göre tanımlayıp anlamlandırabileceği bir kavramdır. Ve kapitalizm-iktidarın müphemleştirmesine veya anlamsızlaştırmasına asla bırakılmayacak kadar da yaşamsaldır. Sümerler; ilk kölecil topluma o yüzden ‘Amargi‘ yani ‘anaya dönüş‘ demiştir. 


Kürtler için özgürlük nedir?

Kürtler “Azadi“ demiş. Bakalım sözcüğün gizli telmihlerinde halkımız neler söylemiş/hissetmiş, hangi anlamlar yüklemiş bu sözcüğe. Dilbilimci değilim, yalnızca sözcük üzerinde çözümleme yapıp mantıklı önermeler sunacağım. ‘Azadi‘ sözcüğü bir paket sözcük olup, içerdiği her sesin işaret ettiği, çağrıştırdığı bir anlam olsa gerek. Kanımca A-ZA-DÎ sözcüğündeki ‘A‘ sesi Aryenik topluluğu sembolize ediyor. Ya da Kürtçe’nin Kirmanckî (Zazakî) lehçesi gramerinden hareketle dişil/anacıl karaktere göndermedir. ‘ZA‘ sesi yine Kirmanckî’deki zanayene (bilmek), zayene (doğmak), zaf (çok), zaferî (çokluk) zafbîyayîş (çoklaşmak) kelime anlamlarından birini, birkaçını, tümünü ya da daha fazla anlamları çağrıştırmak için kullanılmış. ‘DΑ eki, sesi görmek yoluyla aidiyeti belirtir. Dolayısıyla kavramın oluşum sürecindeki karşılığı, anacıl karakterli/Aryenik topluluğun hakikate ulaşması ya da aynı topluluğun neolitiğin yaratıcısı ve taşıyıcısı olduğunu göz önünde bulundurursak; toprakla, kendiyle (içsel) ilişkisinden yaşamı çoğaltması, çeşitlendirmesidir. Doğuş, doğmak, çokluk ve çoğalmak göndermeleriyle ilişkili ulaşacağımız hissediş ve anlamlar da bu tanımdan çok farklı olmayacaktır. Belki dönemin bilmediğimiz şartlarında nüfus sorunu vardır, o yüzden nüfus çoğalmasıdır yaşamın çoğalması. Ya da biri çıkıp Sümerlerin asimilasyonist saldırılarından söz edip‚ özgülük kavramını tanımlarken “Kendi kalmaktır“ diyecektir. Neden olmasın? Önemli olan ve çıkarılması gereken sonuç, özgürlüğün yaşamla bağı, yaşam açısından taşıdığı hayatiliktir. Özgürlük kavramı tanımlanırken ‚ somut koşulların somut tahlili, düsturu geçerlidir. Her şart ve koşulda geçerli olabilecek bir tanım geliştirmeye çalışırsak; özgürlük, yaşamı felsefik, siyasi, ekonomik vs. açılardan çoğaltmak, kendi hakikatine uygun yaşama ve buna uygun seçim-tercih yapabilmektir. 

Bugün Kürtler için özgürlük, Kürtçe yaşamaktır. Bu, dar anlamıyla yalnızca anadil vurgusu değildir. Onu da içermekle birlikte kendi hakikatini bilmek, bulmak, yaşamaktır. Kürdün özgür varlığının yok edilmeye çalışıldığı günümüz savaş koşullarında “Vardık, varız, var olacağız“ diyebilmektir. Öcalan özgürlük kavramını tanımlarken, yaratıcılık ve toplumsallaşmaya vurgu yapar. Bu nedenle demokratik siyaset ve politikaya özgürlüğün gerçekleştiği alan olarak büyük önem verir. Yine, tek kişilik bir hücrede milyonlarla birlikte nefes alıp verdiğini belirtmesi özgürlük anlayışının çok yalın ifadesidir. 

Dedik ya, kavramları kirletmek rahibin işi. Toplumdan çalıp devlete ait kılar. Devletleşen devlet elinin bulaştığı anlam, iş-işler, kavramlar kirlenir. Varsın rahip ve ardılları iktidar-devletin ahlaksızlıklarına siyaset, yönetim desin, biz de başta toplumsallık vurgusu getirerek kavramın öz ve ilk içeriğine işaret edebiliriz. Ya da devlet dışı kalmış toplumu ve onun tarz, karakter, yöntem ve yönetimini ifade eden ‘demokratik‘ sözcüğü ile rahibin kirlettiği devletin anlamsızlaştırdığı kavramları paklar, anlamı yeniden kazandırırız. Demokratik siyaset, demokratik yönetim gibi… 

Gökten üç elma düşmedi ama üç kavram belirdi. Rahip hemen seyisin atına atlayarak fırladı dörtnala. Bir çelme takıp devirdim, ben yetiştim. Birine ‘heval‘ dedim diğerine ‘devrim‘, üçüncüsüne ‘özgürlük‘…

* Elbistan Cezaevi



217

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA