Cemre kor ateş, Cizre kor ateş...

Ayın kaçıydı, haftanın hangi günüydü umursamıyorum ama havaya cemrenin düştüğü zamanlar olduğunu biliyorum. İnsanlık dünyanın başına ne işler getirmiş, aklıma dahi getirmek istemiyorum. Ama doğanın gözlerime fısıldadığı her şey, güzelin kötüyle savaşını hatırlatıyor. Aklıma önce Cemre, sonra Cizre düşüyor.

25 Nisan 2018 Çarşamba | PolitikART

Ersin ÇELİK


Kendimle ya da uzaktaki kendimle konuşmak istediğimde yalnızlığa, bir de müziğe ihtiyaç duyuyorum. Kendimden uzaklaştıkça kendime yaklaşıyorum. Orman içerisinde kendi yolumu oluşturarak yürüyorum. Müziğin ritmi adımlarımın temposunu belirliyor. Dağ zirvesi diyemesem de vadinin iyi seçildiği bir çıkıntıda duruyorum. Bir adım daha atmayı, vadinin derinliğinde akan suya bir damla olmayı hayal ediyorum.

Oturduğumda içinde bir kışın nemini saklayan çürümüş kuru sap ve yaprakların altında yeşeren otun serinliğini hissediyorum. Kar ve yağmurla yıkanan gök boşluğunun parlak maviliğini ve zirvelerin beyazını soluyabiliyorum. 

Vadinin iki yüzü, iki mevsimi bir araya getirmiş. Vadinin gölge yüzü olan kuzey yüzünde adacıklar biçiminde toprak lekeli kar kümeleri var. Yeşille kahverenginin tüm tonlarında yosunların sarmaladığı kayalar gamzeli yüze benziyor. Vadinin günebakan yüzünde ise erken baharın belirtileri hakim. Orman içindeki seyrekliği nedeniyle gökten serpilmiş gibi görünen çamlar hüzünlü duruyor. Kalıcı yeşilleri nedeniyle baharın dönüştürücü duygusundan mahrum kaldıklarını düşünerek meşeyi kıskanıyor.

Kuşların midesinde kabuklarını açabilen ardıç tohumları yeni yürümeye başlayan bir çocuk kadar heyecanlı ve sabırsız. Dal ucundaki tomurcuklar ana karnındaki fetüs gibi kabuğunu tekmeliyor. İçine çekilmiş, kurumuş ve siyahlaşmış sumak salkımlarının bu halleriyle ne söylemek istediklerini anlamıyorum.

Müzik çalarımın tekerleğini çeviriyorum; Hasret Gültekin’in Gün Olaydı Tan Olaydı isimli parçasını dinliyorum. Hasret’in türküsüne eşlik ediyorum. Doğanın sesime tahammülü beni motive ediyor ve sesimi daha da yükseltiyorum. 

Ayın kaçıydı, haftanın hangi günüydü umursamıyorum ama havaya cemrenin düştüğü zamanlar olduğunu biliyorum. İnsanlık dünyanın başına ne işler getirmiş, aklıma dahi getirmek istemiyorum. İstemiyorum ama doğanın gözlerime fısıldadığı her şey güzelin kötüyle savaşını hatırlatıyor. Aklıma önce Cemre, sonra Cizre düşüyor. 

Cemre kor ateş, Cizre kor ateş...

Cemre havaya, suya ve toprağa düşüyor. Cizre derime, yüreğime, düşünceme düşüyor. Cemre ile Cizre yer değiştiriyor. Cemre ile korlaşan her şey baharın buruk sevincini müjdeliyor. O topraklar güneşi iyi tanıdığı gibi ateşi de iyi tanıyor. Adlarına ateşin ve güneşin çocukları diyen de oluyor. 

Bu coğrafyada, bu kültürde, bu tarihte ateş sadece ısıtmıyor; arındırıyor ve aydınlatıyor. Cizre aydınlatıyor, arındırıyor, içimizi zafer coşkusuyla mücadele dolduruyor.

Kürt ihaneti biliyor bilmesine de teslimiyeti defedeli çok zaman oluyor. Bunun dışında kapısını herkese açık tutuyor.Tevrat’ta, İncil’de, Kuran’da misafirperverliği ile tanımlanıyor. Tufan da olsa Nuh’a yok demiyor. 

Hep penceresini güneşe doğru inşa ediyor. Ateş mi konuk olmuş, ‘‘Ser seran, ser çawan!‘‘ diyor. 

Ateşin yaktığı her bir bina bodrumu, adı umut olan insanın yeni dergahı oluyor. 

Ateşin yaktığı her bir bina bodrumu adı direniş olan insanın yeni ateşgahı oluyor. 

Ateşin yaktığı her bir bina bodrumu adı özgürlük olan insanın yeni karargahı oluyor. 


305

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA