Astana’nın fişini çektiler

El ele tutuşan üçlüden, fırtınada gemiyi ilk terkeden Erdoğan oldu. AKP ve Erdoğan, dün posta koyduğu NATO ve Batılı ülkelere yeniden yamanmakla Suriye’deki işgalci pozisyonunu sürdürmek, hatta mümkünse yeni alanları ele geçirmek istiyor. Fakat ağır bir hasarla karşılaşma olasılığı yüksek.

16 Nisan 2018 Pazartesi | Dünya

SİDAR DERSİM


Duma’da yaklaşık 10 günden beri süren kimyasal saldırı iddiaları, Cumartesi sabaha doğru ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriye’yi vurmasıyla sonuçlandı. Bu askeri yönelim, Astana’nın ortakları Rusya, İran ve Türkiye’nin pozisyonunu da tartışmalı hale getirdi. 

ABD, İngiltere ve Fransa “Vururuz” sözünü tuttuğu gibi, daha önce bir sert misillemede bulunacağını beyan eden Rusya ve İran’ın ise askeri bir yönelim karşısında Suriye’yi koruyacak pozisyonda olmadığı ortaya çıktı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve AKP Genel Başkanı R.Tayyip Erdoğan ile Ankara’da Astana sürecinin devamı olarak bir araya gelmiş, basına birlik, beraberlik pozunu vermişti. El ele tutuşan üçlüden, küçük bir fırtınada gemiyi ilk terkeden Erdoğan oldu. 

Saldırıdan daha bir gün önce, hem Putin ile hem de Trump ile görüştüğünü belirterek “Son izlenimlerimize göre bölgede havanın yumuşaması gibi bir durum söz konusu” dedi. Ancak saatler sonra Suriye’ye saldırı gerçekleşti. 

Erdoğan’ın “Ne Rusya’dan ne de İran’dan vazgeçeriz” açıklamaları da, Ankara’da verdiği fotoğraf gibi bir yerlere not edilmiştir. Türk Dışişleri Bakanlığı saldırının hemen ardından, saldırıyı “İnsanlığı vicdanı” olduğunu ifade ederek memnuniyetini dile getirdi. AKP hükümeti geçmiş 16 yıllık iktidarında kendisine güvenilmeyeceğini, birlikte yürüdüğü güçleri bir anda yüzüstü bırakabileceğini bir kez daha gösterdi. 


Astana görüşmeleri kirli pazarlıklar üzerine kuruldu

BM öncülüğünde ve Batılı güçlerin desteği ile yapılan Cenevre görüşmelerine alternatif olarak ortaya çıkan Astana süreci, oluşumu itibariyle çarpıktı. 

İlkeler üzerinden değil, dönemsel çıkarlar üzerinden Rusya, İran ve Türkiye taraf olduğu Astana sürecinde İran ve Rusya Suriye’yi, Türkiye ise Suriye’de insanlık düşmanı çetelerin temsilcisiydi. Rusya ve İran, Türkiye’yi kullanarak daha önce Halep’teki çeteleri çıkartıp İdlib, El Bab, Cerablus ve Azez gibi alanlara göndermişti. 

Rusya, Suriye’yi parsel parsel satma geleneğini bu kez de Efrîn için kullandı. Doğu Guta ve çevresindeki çetelerin Türk devleti eliyle çıkartılması karşılığında Efrîn’in Türkiye tarafından işgaline onay verdi. 

Kürtler başından beri bütün taraflara Türk ordusu ve çetelerinin kolay kolay Efrhin işgaline son vermeyeceğini, Suriye’ye teslim etmeyeceğini söylemiş ve uyarılarını yapmıştı. 

Rusya, İran ve Suriye Doğu Guta’ya karşı Efrîn formülü ile kendi ayaklarına sıktı. Doğu Guta’dan çıkartılan ve Efrîn yerleştirilen çeteler, şimdi hem İdlib hem de daha önce anlaşma ile çıkartıldıkları Halep için tehdit. Efrîn’in işgaliyle yeniden yaşam alanı bulan DAİŞ çetelerinin başlattığ saldırılar da cabası. 

DAİŞ işgali fırsat bilerek şimdi rejimin denetimine aldığı Ebu Kemal ve Derezor’da saldırıya geçiyor, rejim askerleri ve İran milislerine büyük kayıplar verdiriyor. 

DAİŞ, sadece Suriye’de de değil, Irak’ta da hareketli. Son olarak Kerkük’te iki köyü ele geçirilmesi de DAİŞ’in Irak ve Güney Kürdistan etkinliğini attırmasının bir işaretidir.


Rusya müttefikleri açısından da güvenilir değil

Efrîn’in işgali, sadece Türk devleti ve çetelerinin daha geniş manevra alanı kazanmasına hizmet etmedi. ABD, İngiltere, Fransa, İsrail ve Suudi Arabistan’ın daha etkin bir şekilde sahaya inmesini sağladı. Bu anlamıyla ABD ve müttefiklerinin saldırısı Efrîn işgaliyle doğrudan bağlantılı. 

Rusya, Türk devleti ile Efrîn’i işgal pazarlığı yapmadan önce Suriye’de ABD’den daha fazla meşruiyet sahibiydi. Rusya’nın bu tutumu aynı zamanda Suriye’deki meşruiyetini de sorgular hale getirmişti. Kendi müttefiği Suriye ve İran bile zaman zaman yaptıkları açıklamalarda Rusya’nın tutumunu kuşkuyla karşılamıştı. 

ABD ve müttefiklerinin önceki günkü saldırısına uluslararası alanda çok büyük destek verilmesine rağmen saldırıya tepkinin cılız kalması, Rusya’nın yol açtığı bu güvensizlikle bağlantılı. 
Rusya, bu saldırı karşısında müttefiklerini koruyamadı. Operasyondan önce “Saldırırsanız büyük karşılık veririz” şeklindeki açıklamasına rağmen herhangi bir misillemede bulunmadı. 

Açıklamaları baz alanlar askeri bir misilleme beklerken, Rusya; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni acil toplantıya çağırdı. Güvenlik Konseyi’nin saldırıyı kınamasını talep etti. Tabii ki beklendiği gibi tasarı reddedildi. Rusya’nın tasarısına sadece Çin ve Bolivya destek verdi.  

Bütün bunlar bir yana Rusya’nın bu saldırıyı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) götürmesi başlı başına bir komedi. Burada bir hatırlatmayı yapmakta fayda var: Efrîn’e işgal saldırısının ilk haftalarında Esad rejimi de Doğu Guta’da sivillerin de etkinlendiği bir çatışma içindeydi. BMGK; İsveç ve Kuveyt’in hazırladığı 30 günlük ateşkesi kabul etti. Ancak ne Türkiye ne de Suriye kararı tanımadı. Şimdi BMGK’nin devreye girmesini talep etmek tam bir ironi. “Kuyruğu dik tutma çabası” demek daha gerçekçi bir değerlendirmedir. 
Rusya’nın saldırıdan sonra ABD öncülündeki koalisyon güçleriyle anlaştığı yönünde değerlendirmeler olsa da böyle bir durumu kabul edebileceğini düşünmüyorum. Son saldırı, Rusya’ya dönük kısa süre önce ortaya çıkan gelişmelerden kopuk değil. 

ABD ve müttefiklerinin saldırısının sınırlı kalması da, Rusya’nın duruşundan çok bu güçlerin, düzenledikleri saldırı ile kontrol edilemez bazı gelişmeleri istememelerinden kaynaklıdır. 


AKP gemiyi terkediyor 

AKP öncülüğündeki Türk devleti de yeni duruma göre siyaset belirlemek zorunda kaldı. Rusya ve İran ile birlikte hareket ettiği Astana gemisini terketti, NATO ve Batı sisteminin bir parçası olduğunu hatırlayarak yeniden çark etti.

AKP ve Erdoğan dün posta koyduğu NATO ve Batılı ülkelere yeniden yamanmakla Suriye’deki işgalci pozisyonunu sürdürmek, hatta mümkünse yeni alanları ele geçirmek istiyor. Fakat bu tablo içinde ağır bir hasarla karşılaşma olasılığı yüksek. 

AKP’nin Suriye’deki oyun bozucu pozisyonu, Rusya’dan almak istediği S-400 füze savunma sistemi, Rusların inşa etmeye başladığı Akkuyu Nükleer Santrali ve Efrîn işgali öyle herkesi idare etmekle gerçekleştirilecek konular değil. 
ABD, Astana’nın Suriye’de hayat bulmaması için bütün gücünü ortaya koyacağını en üst yöneticilerinin ağzından açıklamıştı. Belki bundan sonra ABD ve müttefikleri askeri bir yönelim içinde olmayabilir ama Astana karşıtı politik ve diplomatik bütün argümanları sonuna kadar kullanacak. Hedeflenen Türkiye’nin Astana blogundan uzaklaştırılması, Rusya’nın kabul edilir bir seviyeye çekilmesi, İran’a ise yenilginin yaşatılmasıdır.

Suriye’nin yeniden dizaynında Astana değil, Cenevre sürecinin devreye konulması isteniyor. Suriye’ye saldırının ardından ABD ve müttefikleri Cenevre sürecinin tekrar canlandırılacağını belirtti. 

2012’den bu yana Suriye rejimi ile ‘muhalif’ olarak gösterilen kesimler Cenevre’de BM gözlemcisi Staffan de Mistura tarafından bir araya getiriliyordu. Efrîn’e işgalinden hemen önce De Mistura, Cenevre sürecinin iflasla sonuçlandığını açık bir şekilde dile getirmişti. 

Türkiye’nin dayattığı Kürtsüz bir çözüm ile yeniden başlatılacak  bir Cenevre süreci ise kadavraya can verme çabasına benzer. Daha önce olduğu gibi bundan sonra da Kürtsüz çözüm arayışları başarısızlıkla sonuçlanır. Kürtsüz çözüm arayışı, ABD ve müttefiklerinin şu anda yakalamış olduğu gücü de giderek eritir.  Suriye’de kartlar yeniden karılıyor, küresel ve bölgesel hegemon güçler bu coğrafyada yeniden konumlanıyor. 

Tüm bu kaos ve savaş ortamında 3.çizgi olarak adlandırılan halkların devrimci sistemi tek alternatif çözüm olarak kendini yaşatıyor. Suriye’de 3.çizgi, bir tercih olmaktan çok, küresel ve bölgesel hegemonik güçlerin yol açtığı çözümsüzlük ve tahribatları gidermek açısından bir zorunluluktur. 


1418

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA