50. yılında ikinci 68 BAHARI mı?

1968 isyanın 50’inci yıldönümünde başlayan grevler Fransa’yı sarsıyor. Demiryollarında başlatılan grevin günlük maliyeti 20 milyon Euro. Şu ana kadar toplamda demiryolları sektöründe 100 milyon Euro, havayolları sektöründe 20 milyon Euro zararın olduğu ifade edilen grevler nedeniyle hayat felce uğradı. Demiryolu çalışanları, hükümetin reformlarına karşı, ayda 12 gün grev yapma kararını uyguluyor.

12 Nisan 2018 Perşembe | Dizi

SELMA AKKAYA / PARİS


Fransa 22 Mart’tan bu yana grevlerle sarsılıyor. Demiryollarında başlatılan grevin günlük maliyeti 20 milyon Euro. Şu ana kadar toplamda demiryolları sektöründe 100 milyon Euro, havayolları sektöründe 20 milyon Euro zararın olduğu ifade edilen grevler nedeniyle hayat felce uğradı. Demiryolu çalışanları, hükümetin reformlarına karşı, ayda 12 gün grev yapma kararını uyguluyor. Çalışanlar geçen hafta Salı ve Çarşamba günleri gerçekleştirilen 2 gün süren işi yavaşlatma grevini aynı şekilde Pazar ve Pazartesi günü de sürdürdüler. 3 ay süresince 36 gün iş yavaşlatma grevi yapacaklarını ifade eden sendikalar şimdilik eylemleri konusunda kararlı görünüyor! 

Grev ve eylemlere demiryolu çalışanlarının yanı sıra, öğrenciler, kamu hizmetini savunanlar ile enerji ve gaz idaresi çalışanları, kentin çöp toplama işini üstlenen işçiler de dahil olup destek sunuyor. Sağlık sektörü çalışanları da grev yapan işçilere destek verirken, aynı tarihlerde havayollarında da grevler start aldı. Air France çalışanlarının ücret artışı için başlatmış olduğu grevde devam ediyor. Söz konusu reformun 17 Nisan’da mecliste oylanması öngörülürken, devamında senato ve Anayasa Mahkemesi süreci boyunca yasanın iptali için sendikaların eylemde olması bekleniyor. 


Özel sektöre geçiş hedefleniyor

Peki yasa neyi öngörüyor; Fransa demiryolları çalışanlarının özel bir statüsünü kaldırmayı hedefliyor. Fransa’da en köklü kamu sektörü olan demiryolları bünyesinde çalışan makinistler özel bir statü kapsamında iş güvenliği ve yıpranma payı kapsamında erken emeklilik, ücret farkı vb haklara sahip. Hükümet reform kapsamında aynı zamanda 9 bin kilometre alanda bulunan bazı tren hatlarını bütünüyle kaldırmayı hedefliyor. Sendikalar, makinistlerin iş garantisini içeren  statünün kaybına, Fransız Ulusal Demiryolları Şirketi’nin (SNCF) 2020 yılından itibaren rekabete açılarak firmanın özelleştirilmesine yol açacak reformun iptalini talep ediyor. 


Kırıla kırıla bugüne

Peki sendikalar bu kez hükümete geri adım attırabilecek mi? Önceki yıllarda sendikal hareketin yasalar ve reformlar konusundaki tavrı düşünüldüğünde sorunun yanıtı pek parlak gözükmüyor. Önce 2012 yılında emeklilik yaşı konusunda çıkan yasa karşısında sendikalar Fransa tarihinde en büyük kırılmayı yaşadı. Aylar süren ve yüzbinleri her kentte alanlara akıtan, sayısız grev gerçekleştiren sendikalar, yasanın kabülünün ardından köşelerine çekilmesiyle, sendikalara olan güven büyük kırılmasını yaşadı. Bu büyük kırılmanın ardından kamu sektöründe işten atmalar hızlanırken, sessiz kalan sendikalar, 2016 yılında bu kez Çalışma Yasası reformuyla karşı karşıya kaldılar.

Dönemin Çalışma Bakanı Myriam El Khomri’nin adıyla anılan yasa tasarısının asıl mimarı bugünün Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’du. Sosyalist iktidar döneminde gündeme gelen yasa  sendikaları harekete geçirmiş ve günler süren eylem ve grevler yaşanmıştı. Yasanın hayata geçmesi Fransa egemenleri için ölüm kalım meselesi haline gelmişken, Fransa işçi sınıfı ve emekçiler ise bunu engelleme kararlılığını militan eylemleriyle ortaya koyarken, yasanın kararnameyle geçmesi karşısında sendikalar yasayı fiili olarak kabullendi. Hükümet değişimin ardından yeniden bazı değişikliklere uğrayan Çalışma Yasası karşısında sendikalar, öncülük ettikleri işçi ve emekçilere bir kez daha kaybettirdi. Geçtiğimiz Haziran sonunda çıkan yasa karşısında, ”Yaz sürecine giriyoruz bu nedenle, tatil sonrası Eylül’de yeniden eylemlere başlayacağız” diyen sendikal hareket, Eylül geldiğinde bir günlük eylemle sınırlı bir tepkiyle alanlara çıkmanın ötesine geçemedi. 

Her yeni yasa ve reform karşısında kırıla kırıla bugüne gelen sendikal hareketin bu kez elindeki son kalelerde vuruluyor. Demiryolları kamuda en örgütlü bulunan sektör. Kamu işçileri arasında özel statüye sahip işçilerin yüzde yüzünün örgütlü olduğu bu alanın kaybedilmesi, Fransa sendikal hareketin bel kemiğini kaybetmesi anlamına geliyor. 



Yüzlerce yıllık sendikal mücadele

Son yıllarda giderek güç kaybeden sendikal hareket, Fransa’da 18. yüzyılın ortalarına kadar dayanıyor. Dünya’da buharlı makineler, sanayileşme-kitlesel üretimle eşgüdümlü olarak ortaya çıkan sendikal hareket Fransa’da ilk olarak 19. yüzyıl ikinci yarısına kadar en önemli sektör olan madencilik sektöründe örgütlendi. Dayanışma ve yardımlaşma sandıkları adı altında ilk örgütlenmeler, Fransa’da sınıf mücadelesi ve onların öncüsü olan sol hareketlerin gelişimiyle paralel olarak tarihte büyümeye devam etti. 

18. ve 19. yüzyılda günlük çalışma süresi 18 saate kadar çıkabiliyor, işten çıkarmalara karşı hiçbir güvence bulunmuyor, kadın ve çocuklar zor koşullarda çalıştırılıyor, iş kazaları ve meslek hastalıklarına karşı hiçbir önlem alınmıyor, ücretler ancak günlük yaşamı sürdürülecek düzeyde ödeniyor, kimi zaman da ücret ödemelerinden kaçınıyordu. Bu koşullarda işçilerin ortalama yaşama süresi, kırklı yaşları bulmuyordu. Bu koşullara karşı 1800’lü yılların ortalarından itibaren çeşitli dernekler kurulurken söz konusu bu örgütlenmeler daha sonra sendikal örgütlenmeler dönüştü. 


Sendikal örgütlenme 1884’te tanındı

İşçiler örgütlendikçe onlara karşı geliştirilen yasalarda beraberinde geldi. 1791’de Fransa’da, 1799’da İngiltere’de işçilerin örgüt kurmalarının engelleyen yasalar oluşturuldu. Ardından yürütülen mücadele sonucu 1884 yılında da Fransa’da sendika örgütlenme yasal olarak tanındı. Ancak sendikal örgütlenme hakkına sahip olmak, sorunların giderildiği anlamını taşımıyor ve iş koşullarındaki sömürü olabildiğine derinleşiyordu. Böylesi bir sürecin ardından 19. yüzyılda  büyük işçi direnişleri yaşandı. İşçiler bu eylemleri sendikalarıyla örgütlerken aynı zamanda sendikalarını daha da geliştirdiler. Bu eylemlerden binlercesi öldürüldü ve yaralandı. 20. yüzyılın başında itibaren kapitalizm gelişimine paralel olarak Avrupa ülkelerinde sendikalar daha büyük güç olurken, Fransa’daki sendikal harekette aynı ölçüde gelişti hatta kıtaları sarsan etkin eylemlerle birçok kazanımı yaşama geçirdiler. 1914 yılında başlayan ve 1918 yılında sona eren Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa sendikalarının istemleri sonucu 1919 yılında Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) kurulma sürecinde Fransa’daki sendikal hareketlerin payı unutulamaz. Yine içerisinde Fransız  sendikalarında bulunduğu Avrupa ülkelerindeki sendikaların çabaları sonucu ”İşçi Hakları Bildirgesi” benimsendi. 



‘Filadelfia Bildirgesi’

Böylece çalışma yaşamını ilgilendiren konularda evrensel nitelikli sözleşmelerin oluşturulması süreci başladı. Dünyada sendikal hareketinin genişlemeye başladığı bu dönemi izleyen 1929 yılında büyük bir kriz ve devamında 2. Dünya Savaşı. Savaşın sonlarına doğru Filadelfia’da toplanan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), tarihsel bildirgelerinden biri olarak tanınan ve ILO’nun amaç ve hedeflerinin belirtildiği ‘Filadelfia Bildirgesi’ni 1944 yılında yayınladı. Ücretler ve kazançlar, çalışma süreleri ve diğer çalışma koşulları konularda kaydedilen ilerlemelerin sonuçlarından herkese eşit şekilde yararlanma imkanı tanınması, iş sahibi olan ve korunmaya muhtaç olan kimselere asgari yaşam koşulları sağlayacak bir ücret verilmesi, toplu görüşme yapma hakkının tam olarak tanınması, sosyal güvenlik önlemleri ve benzeri detayların tamamı bildirgede yerini buldu. Yıllar süren direnişlerin, mücadelenin sonucu olarak Fransa’da sosyal güvenlik, 37 gün ücretli izin, 35 saat çalışma hakkı, asgari ücretin 35 saat 52 hafta 12 ay üzerinden belirlenmesi gibi temel hakların yanı sıra emeklilik, toplu sözleşme hakkı güvenceye alınmıştı. 


2010’dan sonra eylem dalgaları sonuçsuz 

90’lı yılların sonuna kadar işçi ve emekçilerin haklarına dönük kapitalizmin kriz süreçlerinde kimi saldırılar gelişse de Fransa işçi ve emekçi hareketi aylar bulan grev ve direnişleriyle devlete her defasında geri adım attırmayı başarmıştı. Taki 2010’dan sonra Avrupa çapında neo-liberal kapitalist yeni kemer sıkma saldırısı dalgasına kadar. Önce emeklilik yasası, daha sonra sosyal güvenlik ve benzeri diğer alanlarda geliştirilen tüm saldırılar karşısında sendikal hareketin çıktığı tüm eylem dalgaları sonuçsuz kaldı. Bu sürecin nedenlerine gelince;



Vahşi kapitalizmin yeni adı esneklik

Birincisi, vahşi kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda esnek çalışma süreci devreye girmişti. Kapitalist sistem çürüdükçe ve krizi derinleştikçe sistem tarafından günümüzün ihtiyaçlarını karşılayan, modern ve faydalı bir çalışma biçimi olarak esnek çalışma sunulmaya başlandı. Bu süreç kendi içerisinde, çalışma sürelerindeki esneklik, esnek işgücü kullanımı, esnek ücret uygulanması gibi geniş bir çeşitliliği içinde uygulamaya konuldu. En belirgin olarak görünen çalışma saatlerinin belirlenmesindeki esneklik, Fransa’da özellikle kamu dışındaki özel sektörde 2000’li yıllardan sonra gün içine yayılan esnek işbaşı ve bitiş saatlerine geçiş pek çok sektörde gittikçe yaygınlaştı. Özel sektörde çalışma sürelerindeki bu esneme iş yasasında belirtilen çalışma sürelerinin tam ihlali ve kuralsızlaştırma yaygınlaşırken, esnek çalışma yöntemleri, part-time çalışma, evde çalışma, çağrı üzerine çalışma, sıkıştırılmış haftalık çalışma, iş paylaşımı gibi çeşitli biçimler Fransa’da giderek yaygınlaşmaya başladı. Yeni iş kolları, aynı işyerinde onlarca şirketin çalışması gibi değişimler hızla olurken, sendikal hareket verili fabrika sistemi ve kamu etrafında sıkışmaya devam etti. Kapitalist sistem ağlarını örerken, buna paralel olarak, Fransa’da örgütlü işçi sayısı düşmeye devam etti. Otomotiv, beyaz eşya gibi birçok iş kolu üretimlerini başka ülkelere ucuz maliyet nedeniyle kaydırırken, fabrikalarda yaşanan direnişler, fabrikaların bütünüyle küçülmesinin ardından devam ettirilemedi. Yine gıda, konfeksiyon, ev eşyası benzeri birçok alanda sendikalar güç kaybetmeye devam etti. Bunun en somut yöntemi ise çoklu şirketler zincirleri oldu. Örneğin bir giyim mağazalar zinciri bünyesinde ülke çapında 10 bin ile 20 bin arasında çalışan sayısı bulunurken, sektörde sendikalaşma yasal olarak yaşanmıyor. Çünkü her şubesi başka bir şirket üzerinden açılıyor. Fransa’da bir işkolunda sendikal örgütlenmenin var olabilmesi için yeterli sayının 11 kişiden fazla olması gerekiyor. 


Sendikalı işçi sayısı düşüyor!

Gelinen aşamada, Fransa’da kamu sektöründe 1 milyon 99 bin işçi örgütlü bulunurken, özel sektörle birlikte toplamda2016 verilerine göre; CFDT sendikası 808 bin 770, CGT-FO 800 bin, CGT 711 bin, UNSA 360 bin, FSU 163 bin, CFTC 132 bin, Solidaires 90 bin, CNT 17 bin üyeye sahip. Kamu sektöründe en güçlü olan CGT sendikası ise giderek güç kaybetmeye devam ederken, özel sektörde özellikle bilişim, part-time, çağrı merkezleri gibi birçok yeni sektörde ise sendikal hiçbir çalışma bulunmuyor!



Gerileyen solun sendikalar üzerindeki etkisi

Sendikal hareketin kayıpları vahşi kapitalizmin saldırılarıyla eş güdümlü giderken asıl sorun, sendikalara öncülük eden sol hareketlerin Fransa’da son yıllarda giderek dibe vurması. Sol hareketlerin reformize olduğu, nitelik ve güç kaybettiği dönemlerde, sendikal hareketler de aynı şekilde Fransa’da güç kaybetmeye başladı. Çünkü bütün bu sendikal hareketlere öncülük eden mevcut sol hareketlerdi. Sosyalist Parti iktidarı döneminde hem emeklilik reformu hem de çalışma yasasının çıkmış olması, sendikal hareket içerisinde bu partinin etkisi altında olan sendikaların yürütülen mücadele dışında durması, yine sol içerisindeki sürekli bölünmeler sendikal hareketi gerileten süreçlere dönüştü. Bu dönem sendikaların, bir yandan toplumsal rollerini daralırken, diğer taraftan çalışma koşullarının, örgütlenme hakkının evrensel ilkelerinden doğan haklar giderek belirgin biçimde kaybedildi. 

Gelinen aşamada şuana kadar çıkan yasalar ve reformlar kapsamında, çalışma süresi uzuyor, iş yoğunluğu artıyor, sendikasızlaşma kayıt-dışı istihdam özendiriliyor, sosyal güvenceler kaldırılıyor, ücretler aşağı çekiliyor, çalışma koşulları kötüleşiyor ve sömürü ağırlaşıyor diyebiliriz. Son birkaç yıl içerisinde dizi tarihsel kazanımın yitirilmesinin yanında, umudun yeşertileceği tutanak noktalarının da büyük ölçüde elden kayması ve Sendikal mücadeleye inanç erozyonu ve gerilemenin sonuçları giderek büyüdü. Her yeni reform ve saldırı sonrası geliştirilen eylemler ise  yaşanan bu kayıpların giderilmesini sağlamıyor. 



Radikalleşme eğilimi ve öncü arayışı

Örneğin son iki yıldır gelişen eylemler içerisinde sendikal hareket ve verili soldan umudunu yitirenler, eylemler içerisinde farklı kortej şeklinde yürüyor. Radikalleşme eğilimi olan ve aynı zamanda öncülük sorunu yaşayan bu kesimler, polisle ölümüne çatışırken, sisteme ait banka ve sigortaların tüm binalarını tahrip ederken, mevcut sendikalar ise eylemler içerisinde söz konusu güçlerle arasına mesafe koyarak, özel halatlarla bariyerler oluşturuyor. Geçtiğimiz yıllarda Çalışma Yasası’na karşı geliştirilen eylemlerde her kentte bu sayı 300 ile bin arasında değişirken, şuan demiryolları reformuna karşı geliştirilen eylemlerde bu sayı binleri bulmaya başladı. Üniversite işgalleri ve yollarda kurulan bariyerlere de bu güçler öncülük ediyor. Mevcut sol hareketler söz konusu ivmeyi kendi içerisine katmak ve onun dinamizmini almak yerine devletle bu güçleri karşı karşıya bırakmayı tercih ediyor.

Sosyalist ve sol hareketlerin çıkışsızlığı, üretim sürecinde gerçekleşen değişim ve kriz koşullarının tasfiyeci etkisi, sistem karşıtı işçi ve emekçilerin güncel ihtiyaçlarını kapsayıcı hareketlerin yokluğu gibi süreçler mevcut süreci özetleyen temel nedenler olarak duruyor. Mevcut solun ve sendikal hareketin üretim sürecinde gerçekleşen değişimi görmeyen, işçi sınıfını ve sınıf mücadelesini geleneksel kalıplarla yürütme ısrarı, sistemin reform kıskacına karşı daha ne kadar direnebileceği ise meçhul.

Bugün Fransa’da yaşanan kriz koşullarında, işçi sınıfı açısından kimi olanaklar ortaya çıkmış olabilir. Ama unutulmamalı ki sistem şu ya da bu şekilde, kendisini yenileme şansını yakalayabilir. Son yıllarda emekçi kesimler içerisinde örgütlenme ve özel sektörde yeni açılımlar yaratma konusunda bir milim ilerleme olmaz iken yapılan mücadelenin niteliğine bakıldığında daha çok kapitalizmin emekçi kesimlere yönelik saldırısını yoğunlaştırması karşısında giderek emekçi kesimlerde savunmacılığı öne çıkardı ve bu durum yine giderek teslim alınışın zeminini yarattı. Çalışma Yasası’nın sınıf tarafından sessiz kabulü tam da bu anlamı taşıyordu. 


Saldırı ideolojik ve politiktir

Tam da bütün bunların üzerinde bugün demiryolları grevinin  tüm sektörlerde çalışanlar tarafından sahiplenilmesi tarihsel bir öneme sahip. Neo-liberal saldırı halkasının kırılması ve bu sürecin işçi ve emekçiler için bir sıçrama halkasına dönüşmesi için Fransız solu ve sendikalarına büyük bir görev düşüyor. Bu anlamda, sendikaların etkisizleşmesi sürecinin tersine çevrilmesi, büyük ölçüde, sosyalist hareket ile sendikalar arasında kuruyan beslenme/iletişim kanallarının yeniden canlandırılması gibi bir misyon bu. Bugün sistemin dayattığı tüm saldırı ve teknik ve ekonomist projeler değil, tam anlamıyla ideolojik ve politik projelerdir. Bu nedenle karşı duruşun kendisi de bu bütünlüğü barındıran ölçekte ideolojik ve politik olmak durumundadır. Bu nedenle Fransa işçi-emekçileri ve onların örgütlülükleri önünde savunmacı bir mantıkla tıpkı demiryolları sektöründe olduğu gibi kimi tarihsel kazanımları içeren sadece mücadeleyi mevzilerin korunmasına indirgemeden, tüm işçi ve emekçilere yönelen saldırı bileşkesine karşı ortak bir genel-grev ve direnişi örmekten başka çıkış gözükmüyor!


Kaynaklar:

* Esnek çalışma/Çiğdem Tozlu

* Avrupa işgücü piyasası/Verda Canbey

* CGT yayınları

* Petrol-İş (Sendikal Hareketin Tarihi)


378

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA