Boykot politik, ahlaki ve vicdani bir eylemdir

1960’lı ve 1970’li yıllarda Avrupa’da kurulan Apartheid karşıtı komiteler öncülüğünde 1974’te Güney Afrika’da üretilen ürünlere karşı boykot kampanyası başlatılır. Kampanyanın ilk ayağı olarak Hollanda’da Outspan isimli Güney Afrikalı meyve üreticisi boykot edilir. Boykotun ana pankartı: “Outspan portakallarını yemeyin / Güney Afrikalıları sıkmayın!”

09 Nisan 2018 Pazartesi | PolitikART

Meral ÇİÇEK


Boykot, kelime olarak şuracıkta 138 yıllık bir geçmişe sahip olsa da bir kolektif tavır olarak boykot, toplumsallık kadar eskidir. Sadece itiraz, ayıplama ve kınama ifadesi değildir. Örgütlü bir siyasal, toplumsal veya ekonomik baskı aracıdır. ‘Güç’ olanın tahakküm geliştirirken güvendiği maddi zenginlik, prestij veya ilişkileri darbelemek için ezilenlerin uygarlık tarihi boyu – bilerek bilmeyerek – başvurduğu bir yöntemdir. Gücünü veya etkisini örgütlülükten alır. Bir kişinin başka bir kişiyi, bir markayı, bir şirketi, bir ülkeyi boykot etmesinin etkisi olmaz. Ancak binlerce hatta yüzbinlerce veya milyonlarca insan örgütlü bir tavır geliştirse etkisi büyük olur, sonuç alınır. Yakın tarih, bunun sayısız örnekleriyle doludur. 

Örneğin 1950’li yıllarda ABD’de otobüslerde uygulanan ırk ayrımcılığına karşı yürütülen boykot kampanyası. Yüzlerce hatta binlerce siyahi belediye otobüslerine binmeyip reddedip, toplu bir şekilde yürüyerek eylemler geliştirir. Oturduğu ön koltuktan bir beyaz yolcunun oturması için kalkmayı reddeden Rosa Parks, bu direnişin simge adı haline gelir. Ve sonunda otobüslerdeki ırk ayrımcılığı sona erdirilir. 

Yine 1960’lı ve 1970’li yıllarda Avrupa’da kurulan Apartheid karşıtı komiteler öncülüğünde 1974’te Güney Afrika’da üretilen ürünlere karşı boykot kampanyası başlatılır. Kampanyanın ilk ayağı olarak, Hollanda’da Outspan isimli Güney Afrikalı meyve üreticisi boykot edilir. Kampanya çerçevesinde Outspan ürünlerini satan süpermarketler önünde standlar açılarak tüketiciler, özellikle de Outspan portakallarını almamaya çağrılır. “Outspan portakallarını yemeyin / Güney Afrikalıları sıkmayın” yazılı pankartlar asılarak Avrupa’daki tüketicilerin tutumu ile Güney Afrika’daki insanların acısı arasında doğrudan bağ kurulur. Kampanya yürütücüleri bilerek provokatif bir dil kullanarak sıradan insanları eylemlerini sorgulamaya iter. Ki boykotun bir amacı da budur; sıradan insanları tüketimlerini sorgulamaya, tüketimi ahlaki ve vicdani bir açıdan düşünüp ele almaya sevk etmek. Zira birçoğumuz bir ürünü satın alırken fiyatına veya kalitesine bakıp, bu ürünün hangi koşullar altında üretildiğini çok düşünmeyiz ya da boş veririz. Ucuzluğun altında çoğu zaman derin bir sömürü çarkının yattığını pek dikkate almayız. Yani kısacası, pek azımız bilinçli tüketim veya adil ticarete önem veririz, çünkü çoğumuz da ekonomik olarak rahat koşullarda yaşamayıp pasif bir biçimde de olsa o çarkın bir parçası oluruz. Ya da bizim tüketim davranışımızın olumlu olumsuz bir değişim yaratmadığını düşünürüz. 


Ahlak, politika ve tüketim alanı

İşte bu noktada boykotun ahlaki ve vicdani boyutundan söz etmeliyiz. Kapitalist modernite, maddi kâr ve kazanca odaklanmış tüketim davranışları üzerinden de ahlaklı yaşamı yok etmeyi amaçlar. Bizi tüketimin politik olmadığına inandırmaya çalışır. Oysa ahlak ve politika ile doğrudan alakalı bir alandır tüketim alanı. Dolayısıyla ahlaki ve politik bir toplum için bilinçli tüketim kültürü geliştirmek şarttır. Hele ki söz konusu olan, toprağı işgal ve kuşatma altında olan bir toplumsa. 

Şu gerçek karşısında gözlerimizi kapatamayız: Biz, niyetimiz bu olmazsa da ve bilinçli de yapmazsak tüketim davranış ve alışkanlıklarımız üzerinden bizi ezen, ülkemizi işgal eden, yaşam alanlarımızı yok eden, soykırımcı bir savaş yürüten faşist bir rejimin ekonomisine katkıda bulunuyoruz. Özellikle de yandaş sermayeye bağlı şirketlerin ürünlerini tüketerek, savaş zamanlarında Türkiye sahillerinde tatil yaparak savaş ekonomisine destek sunmuş oluyoruz. Devletler açısından savaş ucuz bir iş değil çok para gerektiriyor. Devletler bu masrafları karşılamak için hem içeride vergi zamları üzerinden halkın boğazından keser hem de dış ekonomi üzerinden kazanç sağlamaya çalışır. O nedenle özellikle de böyle zamanlarda, yani savaş ve krizden ötürü ekonominin baş aşağı gittiği zamanlar ekonomik boykot kampanyaları için de doğru zamandır. Çünkü en çok böyle zamanlarda faşist rejimlerin çöküşü hızlandırılabilir. 

Bazıları “boykot iktidarı değil emekçiyi vurur” diye düşünüyor olabilir. Ancak bu iktidar zaten emekçinin sömürülmesi üzerinden varlığını sürdürüyor. Ve Türkiye’de ekonominin gelmiş olduğu aşama, enflasyon, TL’nin devam eden değer kaybı en fazla emekçileri etkiliyor. O yüzden boykot onları daha fazla zora sokan bir eylemden ziyade içerideki direnişe dış destek olarak düşünülüp ele alınmalı. Hatta boykot kampanyalarında Türk savaş ekonomisinin bir boyutu olarak içerideki işçilere uygulanan sömürü de işlenmeli. 

Güney Afrika’daki ırkçı Apartheid rejimine karşı özellikle de Hollanda’da yürütülen gıda boykot kampanyası, Apartheid karşıtı hareketin en etkili ve sonuç alıcı çalışması olarak tarihe geçer. Protestan Kadın Emek Hareketi öncü düzeyinde bu kampanyada yerini alır. Kampanyanın oldukça etkili olmasının bir sebebi de, hazırlanan materyallerdi. Hangi ürünlerin boykot edilmesi gerektiğini gösteren özel afiş, bildiri ve broşürler basılıp milyonlarca kez dağıtılır. Böylece çok geniş bir kamuoyu oluşturulup sıradan insanlar bilinçlendirilir. Bu bağlamda boykot, aynı zamanda bir bilinçlendirme çalışmasıdır da. 



Ege’de, Akdeniz’de hala tatil yapacak mısınız?

O yüzden de Türkiye devletine karşı boykot kampanyasının etkili ve sonuç alıcı olabilmesi için, geniş bir kamuoyunun bilinçlendirilip harekete geçirilmesi elzemdir. Ve bu konuda her insanın yapabilecekleri vardır. Yani birey olarak tüketim davranışlarımı değiştirip Türk ürünlerini boykot etmem yeterli değildir. Çevremdeki insanları da örgütleyip boykota dahil etmem gerekir. Satın aldığımız ürünler, Ege’de veya Akdeniz’de yaptığımız tatiller üzerinden Kürdistan’da işgalci ve soykırımcı bir savaş yürüten, bütün herkesi şantajla susturabileceğini düşünen faşist bir devlet rejimini desteklediğimizi kavrayıp, kavratmalıyız. Yine yaşadığımız ülkelerde yandaş sermaye ile işbirliği yapan yerli şirketleri tespit edip, bunları da boykot kampanyasına dahil etmeli ve ifşa etmeliyiz. Bu şirketlerin faşist bir rejimle ekonomik işbirliği yaptığı gerçeğini yüksek sesle ifade etmeliyiz. Normal diye sunulanın hiç de normal olmadığını, asla ahlaki olarak savunulamayacağını radikal ifşalarla göstermeliyiz. Mesela Türk turizm sektörü ile ortak çalışan turizm şirketleri de boykot kapsamında olmalı. Türk savaş ekonomisine harcanan her bir Euro’nun bir kurşuna dönüşüp kan akıttığı gerekirse sarsıcı bir biçimde anlatılmalı. 

Bununla birlikte özellikle de Türkiye’ye silah satan şirketler özgün bir biçimde ifşa edilmeli ve bu işbirliğine son verilmesi sağlanmalı. Özellikle de bu fabrikalarla çalışan işçilerle görüşülmeli, onları kazanarak içten söz konusu şirketlere karşı baskı çoğaltılmalı. Yine Türk savaş endüstrisine parça satan çok sayıda Avrupalı firma var. Mercedes gibi. Geniş kapsamlı ve örgütlü bir boykot kampanyası bütün bu şirketleri de ifşa etmeli. 

Boykota “katılsam ne olur, katılmazsam ne olur” diye bir şey olmaz. Olsa olsa oportünizmin ifadesi olur ki faşist rejimler çoğu zaman buradan güç alır. Boykot her şeyden önce siyasi bir eylemdir. Ve bu siyasi eylem örgütlü ve birlikte yürütüldüğünde etkili olabilir. Bir deniz gibi düşünsek; damla damla çoğaldıkça büyür. O denizde bir damla olmak sadece politik tavır gereği değil, aynı zamanda ahlaki ve vicdani olmanın da gereğidir. O yüzden önce kendimizde başlayacağız, önce etrafımıza bakacağız. Mutfak dolaplarımızı açacağız, neler tükettiğimize bir göz atacağız. Sonra başka başka günlük yaşamda kullandığımız ürünlere bakacağız. Farkındalık geliştireceğiz önce. Ve eyleme geçeceğiz. Boş ver demeyeceğiz. Başkasına da dedirtmeyeceğiz. Boş vermeyeceğiz. Gerekirse tüketim alışkanlıklarımızı radikal bir değişimden geçireceğiz ama artık AKP-MHP öncülüğündeki faşist ve soykırımcı rejime tek kuruş bile vermeyeceğiz. Gerekirse bu sene memlekete gitmeyeceğiz. Ki bugün harekete geçmezsek belki de yıllarca ülkemize gidemeyiz, gidecek bir köyümüz kalmayacaktır. 

Boykotun tam zamanıdır. Çünkü boykot üzerinden, yani örgütlü ekonomik yaptırım üzerinden faşist rejimini zorlama olanakları her zamankinden daha büyüktür. Yeter ki hep birlikte, ailemizle, dostlarımızla, komşularımızla, iş arkadaşlarımızla boykot kampanyasında yerimizi alalım. Yeter ki “boş ver” demeyelim. 




Boykot kelimesinin kökeni


Boykot kelimesi, 19. yüzyıl sonlarında İrlanda’da yaşayan İngiliz Charles Cunningham Boycott’un soy adından literatürümüze girmiştir. İngiliz ordusunda subaylık yapmış olan Boycott, 1880 yılında İrlanda’ya bağlı Achill adasında gayrimenkul kira vekili olarak görevlendirilir. Bu dönemde, 17. yüzyıldan beri İrlanda’daki toprak sahipleri ile kiracı konumundaki çiftçiler arasında sürekli büyüyen çelişki ve sorunlar zirveye ulaşır. Toprağı işleyen çiftçiler, düşük hasat ve yüksek giderler nedeniyle kira ödemekte hayli zorlanır. 1880’de toprak sahibi Lord Erne, yükselen tansiyon karşısında topraklarında çalışan halka yüzde 10 kira indirimi yapmayı teklif eder. Ancak çiftçiler bunu kabul etmeyip yüzde 25 indirim olması talebiyle protesto başlatır. Lord Erne, çiftçilerin talebini kabul etmez.  

Zalim ve gaddar biri olarak bilinen Boycott’un kendisinden önce kötü ünü ulaşır Mayo bölgesine. Zulümle, korku salarak, açlıkla terbiye ederek işini görebileceğini düşünür. O yüzden indirim talepleri kabul edilinceye kadar kira ödemeyi reddeden 11 kiracının işine son verir. 

Ancak İrlandalı çiftçiler örgütlüler. Bir yıl önce İrlanda Toprak Ligi kurulmuştu. Lig’in kurucularından olan siyasi önder Charles Stewart Parnell, toprak reform hareketinin de öncüsüydü. Amaç, İrlanda topraklarının İngiliz büyük toprak sahiplerinden özgürleştirilmesiydi. Bunun için direniş yürütülecekti. Çiftçilerin şiddet içermeyen bu direnişi, “toprak savaşları” olarak tarihe geçecekti. 

İrlanda’nın ulusal kahramanlarından olan Parnell, toprak reformu için yürüttüğü kampanya kapsamında yaptığı bir konuşmasında halkı, açgözlü kira vekilleri ve toprak sahipleriyle iletişimlerini tamamen kesmeye, onları bir bakıma aforoz edercesine yok etmeye çağırır. Bunun üzerine Lord Erne’in sahip olduğu toprakları kiralayan çiftçiler Boycott için çalışmayı, ondan mal satın almayı veya satmayı reddetmeye başlar. Ne yapacağını bilemeyen Boycott çiftçileri yasal tedbirler kullanmakla tehdit etse de sonuç alamaz. Çalıştırılacak işçi bulamayan Boycott, İngiltere’ye sadık Kuzey İrlandalı Protestanları işe alır. Ayrıca güvenliği sağlamak için yaklaşık bin İngiliz askeri bölgeye getirtir. Hasadı böyle toplattırır, ancak bütün kiracılar ve çiftlik işçileri sözleşmelerini iptal eder. Hatta iş daha ileriye gider ve yerel iş insanları Boycott ile ticaret yapmaz, postacı bile postalarını getirmez olur. Hatta demiryolları bile Boycott’un büyük ve küçükbaş hayvanlarını taşımayı artık kabul etmez. 

Boycott çevrede tamamen izole edilir. İş yapamaz duruma gelir. Sonuç olarak Boycott İrlanda’dan ayrılmak zorunda kalır. Çiftçiler kazanır. Kazanmalarının temelinde ise birlikte ve örgütlü hareket etmeleri yatar. Kasım 1880’de London Times gazetesi tarafından fiil olarak kullanılan “boycotting” (boykot etmek) ve böylece artık bir isme kavuşan bu direniş biçiminin başarı ölçütü de budur: Birliktelik ve örgütlülük.


891

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA