Erdoğan’ın cinayet sofrasında tatil yapmak mı? ASLA!

12 Eylül 1980’deki askeri darbe tümden bir kara bulut gibi çök­müştü. Darbe mağduru çok sayıda Kürt ve Türkiyeli sol-demokrat kişi Almanya başta olmak üzere akın akın Avrupa ülkelerine geliyordu. Bu durumda Türkiye’ye karşı doğal bir boykot yaşanıyordu. Çünkü gidip de dönmemek vardı.

09 Nisan 2018 Pazartesi | PolitikART

Cahit MERVAN


Çok eskilerde kaldı o günler. Bir insan ömrünün yarısı kadar mazide kaldı.

“Ne güzel yolculuklardı” diye anlatırlardı. Ağır iş koşullarında çalışan ve zor şartlarda yaşayan göçmenler tatili adeta iple çekerlerdi. Almancı olmanın getirdiği bir hava da yok değildi yani.

Günler öncesinden hazırlıklar yapılır, memleketteki akraba, eş, dost ve tanıdıklara hatta mahalle veya köy ahalisine “tatmin edici” hediyeler alınır, yol için börek-çörekler yapılırdı. O neşeli gün geldiğinde aile boyu minibüse kurulur ve yolculuk başlardı. Tıka basa dolu minibüste yolculuk birkaç gün sürerdi. Saatlerce gümrük kapılarında beklenir, yol sofraları kurulur, çaylar demlenir, yeni arkadaşlıklar ve aile dostları edinilirdi. Hatta yol güzergâhında tanışıp evlenenler dahi vardı.

Sohbetlerde çoğu kez “etnik” kimlikler açığa vurulmaz, Kürt olmak belalı bir iş olduğundan hep zulada, başka bir yerde tutulurdu. Aleviler için daha fazla sıkıntı vericiydi. Çoğunluğu Sünni-Türk Müslüman olan Türkiye’den gelen göçmenler arasında bu anlamda Kürtler, Aleviler, Asuri-Süryaniler “en alttakilerin en altındaki” sınıfa aittiler.

60’lı, daha sonra 70’li yılların ortalarına kadar bu durum böyle devam etti. Bir parça ekmek için gurbete çıkan insanlar, aslında 70’li yılların sonuna doğru geldikleri ülkede olup bitenlere daha fazla ilgi duymaya başladı. Kürtler, Kürdistan’da ulusal uyanışa paralel olarak gurbette hızlı bir bilinçlenme yaşıyordu.

Ne de olsa burada, çalıştıkları Avrupa ülkelerinde Türkiye’deki gibi kimlikleri, inançları ve dilleri üzerinde ağır bir baskı yoktu. Fabrikada birlikte çalıştığı-çoğu Türk hariç- hiç kimse tarafından Kürt olduğu için özel olarak dışlanmıyor, hor görülmüyor, kimi zaman Karl May’ın “Vahşi Kürdistan’a Yolculuk” kitabının etkisiyle de Kürtlük “egzotik” ilgi uyandırıyordu. 


12 Eylül ve yeni göç dalgası

70’li yılların sonlarına doğru “memlekette” artık fırtınalar kopuyordu. Maraş‘ta Kürt Aleviler topluca katledilmişti. Şehirlerde her gün patır patır insanlar öldürülüyordu. Türkiye’nin- o günlerde sıkça söylendiği gibi - “doğusunda” ise sıkıyönetim ilan edilmişti. Velhasıl o zor çalışma koşullarında yürekte bir özleme dönüşen memleket, göçmenlerin gözünde giderekten sevimsizleşiyordu.

Artık yolculukların da, tatilin de, gidip-görmenin, kucaklaşma ve helalleşmenin de tadı kaçmıştı. Türkiye giderekten daha kurşuni ve karanlık bir hal alıyordu. 

12 Eylül 1980’deki askeri darbe tümden bir kara bulut gibi çökmüştü. Ne yazık ki milliyetçi-muhafazakâr, en ağır ve kötü işlerde çalıştırıldığı halde halen “bir Türk’ün dünyaya bedel olduğunu” düşünen göçmen işçiler arasında bu sevimsiz, apoletli iktidar taraftar buluyordu.

Endişe içinde olanlar ise Kürtler, Aleviler, sol eğilimli Türklerdi. Darbe yıllarında bu kesimden birçok insan o minibüslere kurularak yapılan ve kendi başına hayat dolu o yolculuklara çıkmadı. Doğal bir boykot yaşanıyordu. Gidip de dönmemek vardı. 

Kaldı ki darbe mağduru çok sayıda Kürt ve Türkiyeli sol-demokrat kişi Almanya başta olmak üzere akın akın Avrupa ülkelerine geliyordu. Cuntanın ağır baskısı sonucu “kaçanların” sayısı binlere tekabül ediyordu. Bu ise yeni politik bir aktiviteye yol açtı. Artık sadece içerdeki Kürtler, Aleviler, sol-demokratik güçler “tehlike” olarak görülmüyordu. Dışarıda cunta karşıtı eylemler yapan, açlık grevleri ve yürüyüşlere katılan göçmenler de “tehlikeli” sınıfına dahil edilmişlerdi. Bu kendiliğinden “memlekete gitmeme” veya “Türkiye’de tatil yapma” boykotunu doğuruyordu.


90’lı yıllar ve ‘yeni’ vatandaşlık

Ara bir “normalleşme” yaşansa da 90’lı yılların başından itibaren Kürt göçünde büyük bir patlama yaşandı. Artık aileler, köyler, kasabalar, hatta şehirler göç etmeye başladı. On binlerce insan çok tehlikeli yolculuklar yaparak Avrupa’ya, başta da Almanya’ya ulaştı. Kürt politik hareketinin tabanda daha büyük kitleselleşmesi de bu büyük göç dalgasının sonrasına denk geldi.



15 Şubat 1999’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın uluslararası bir komplo sonucu Türkiye’ye teslim edilmesi, aynı zamanda yeni bir sürecin de başlangıcıydı. Öcalan İtalya’nın başkenti Roma’dayken, Kürt sorunun çözümüne ilişkin önerdiği 7 maddeyi daha bir ete kemiğe büründürerek yeni demokratik bir çıkış yapmak niyetindeydi. İlk önce ateşkes, daha sonra gerilla güçlerinin sınır dışına çekilmesi yaşandı. 2000’li yılların başında göreceli bir sessizlik ve “normalleşme” vardı.

Yaşanan “normalleşme” süreci Almanya başta olmak üzere Avrupa’da artık sayıları yüz binlerle değil 2 milyonu aşkın bir nüfusa tekabül eden Kürtlerde de bir “rahatlama” yarattı. Kürtlerin çoğu “ilticacı“ kimlikten kitlesel olarak kopuyor, yaşadıkları ülkenin “‘vatandaşları” haline geliyorlardı. Artık memleket elini uzatıp tutacağın kadar yakındı. Kısmen göçmen Kürtler arasında ekonomik bir “kalkınma” yaşandı. Kendince “sınıf” atlayanlar dahi vardı.

Bu ise Türkiye’ye daha fazla döviz akışı demekti. Haklı olarak birçok insan tekrardan köyüne, kasabasına, yaşadığı yerlere -kesin dönüş yapmasa da-bir şekilde dönmek istiyordu. Kürt göçmenler arasında bu eğilim Kürdistan’ın birçok, köy, kasaba veya şehrine yeni bir bina olarak döndü. İnsanlar Avrupa’da birikimleriyle sürgün edilmeden önce yaşadıkları yerlerde yeni konutlar inşa etmeye başladılar.


Sadece bu kadar değil!

Artık tatil de bu kitleler için çoktan bir “memlekete yolculuk” yapmaktan çıkmıştı. İnsanlar kitlesel bir şekilde -dil avantajı, ekonomik olmasından dolayı- tatil için artık Türkiye kıyılarını tercih etmeye başladı. 2004 yılında savaşın başlaması ve tekrar ateşkes dönemleri, nihayetinde çözüm süreci dediğimiz 2013 yılı ve onu takip eden 2014 yılının sonuna kadar bu alışkanlık devam etti. Kürtler de tıpkı diğer göçmenler veya Avrupalılar gibi Türkiye sahillerine akarak bu bacasız en büyük Türk sektörüne (turizme) katkı yaptı. 

Türk devletinin en önemli gelir kaynağı olan turizmden çok büyük bir payı silahlanmaya ve Kürdistan’daki savaş haline aktardığı bir gerçekti. Bu gerçek ,Türkiye sahillerinde tatil yapan Kürtler nezdinde bilince çıkarılmadı. Veya Kürtler durumu “idare edilebilir” buluyorlardı. 

Bugün durum çok değişti. 2014 yılının sonunda Erdoğan rejiminin, Türk devletinin yürürlüğe koyduğu “çökertme planı” her şeyi alt-üst etmekle kalmadı. Kürtlerin gözünde, yüreğinde Türkiye’yi ve onun sahillerini de sevimsiz kum ve çakıl tanelerine dönüştürdü.

Kürtler Sûr, Cizîr, Nisêbîn, Hezex, Şirnex, Kerboran, Farqîn gibi yerlerde Türk ordusunun yıkıcı ve soykırım saldırılarını görünce bir kez daha son iki yıl içinde pasif boykot durumuna geçtiler.


Türkiye artık bir diktatörün ülkesi…

Türk devleti, ordusu, polisi, başındaki diktatör ve onun sınır tanımaz ırkçı propagandası Avrupa’da yaşayan Kürtlerde, Asuri-Süryanilerde, Ermenilerde ve son dönemde daha fazla Aleviler de negatif bir etki yapmaya başladı.

Sevimsiz siyasi-askeri-ırkçı atmosferin egemen olduğu bir devlet, dahası savaş ortasında adeta bir barış vahası gibi kalan Kürtlerin Efrîni’ni ağır savaş aygıtıyla tahrip eden, halkı soykırıma tabi tutan bir devlet… Türkiye artık bütün Kürtleri ve Kürdistan’a ait ne varsa haritadan silmeye ant içmiş bir diktatörün ülkesi…

Ve bu diktatör ve bu devlet savaş politikalarını aynı zamanda yurt dışından aralarında Kürtlerin, Alevilerin, Asuri-Süryanilerin de olduğu 5 milyona yaklaşan göçmenlerin gönderdiği döviz ve yaptıkları tatil sayesinde yürütüyor.

Yani kısacası; Antalya’da veya Türkiye’nin herhangi bir yerinde yapılan 7 günlük tatil ve bir aylık “memlekete izne gidiş” Efrîn’e veya başka bir Kürt şehrine, köyüne bomba olarak, ölüm bulutları olarak geri dönüyor.

O zaman hepimizin yüzüne bir kamçı gibi inen şu soruyu sormamız gerekiyor;

Kürtler, Aleviler, Asuri-Süryaniler ve Türkiyeli vicdan sahibi göçmenler, neden bir katliam politikasına, bir diktatöre, bir ırkçı ve talancıya istemedikleri halde destek sunuyorlar?

Neden Türkiye’ye, tatile veya izne gidiyorlar?

Belki “alışkanlık”, belki “memleket hasreti”, belki de “ucuz tatil” olanakları…

Bunların her birinin tek başına veya topluca bir anlamı olabilir, ama Kürtler için cinayet sofrası kurmuş bir diktatörün ülkesine döviz göndermenin, tatile gitmenin bir anlamı hatta gerekçesi olmamalıdır. 

Vicdan sahibi herkes şunu söyleyebilir ve yapabilir: Ben bu yıl Türkiye’yi boykot etmekle kalmayacağım, komşum olan Almanı, Fransızı, Hollandalıyı veya İsviçreliyi de Erdoğan’ın kurduğu cinayet sofrasına bir tas su dahi vermemesi için onu da Türkiye’de tatil yapmamaya ikna edeceğim.


766

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA