Suriye devleti üç bölünmek isteniyor

Cemal ŞERİK

09 Mart 2018 Cuma | Forum

Yaklaşık iki hafta önce toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 24 Şubat’da, “72 saat içerisinde uygulanmak” üzere Suriye’de “bir ay süreli ateşkes kararı” almıştı. İlgili taraflardan da alınan bu kararın gereklerinin yerine getirilmesi istendi ve bu kararın Efrîn dahil tüm Suriye devlet sınırları içinde olan coğrafya da geçerli olduğu belirtildi. Sadece QSD güçleri yapmış oldukları resmi açıklamayla bu karara bağlı kalacağını, Rusya’da Doğu Guta’da günün belirli saatleri arasında “acil yardım koridoru” açılacağını dile getirdi. Bu açıklamalar dışında ateşkesinin nasıl uygulanacağına dair her hangi bir ülke tarafından açıklama da bulunulmadı. Hatta TC devleti alınan bu ateşkes kararının kendileri ile bir alakası olmadığını açıklayacak kadar ileriye giderek; tanklarıyla, toplarıyla uçaklarıyla işgal saldırılarına, Efrîn’i bombalamaya ve içerisinde çocuk, kadın ve yaşlılarında olduğu sivilleri katletmeye devam etti.

Tüm bu yaşananlar karşısında ise BMGK’nin şu ana kadar ne bir tepkisi ne de bir uyarı ya da bir açıklaması olmadı, sadece izlemekle yetindi. Oysa uluslararası alanda bağlayıcı kararlar alma gücüne sahip olan BM’nin alınan kararlara uyulmamasında halinde, buna riayet etmeyenlere karşı yaptırıma gitme yönünde karar alma gücü vardır. Ki, geçmişte bu konuda duyulan ihtiyaç üzerine sonuç alan kararlar almış ve yaptırımlara gitmiştir. Hatta askeri müdahalelerde bulunmayı bile ön gören kararlar almıştır. Böyle bir gerçekliğe rağmen BMGK, 24 Şubat’da aldığı Suriye’de “ateşkes kararını” hiçe sayan tutumlar karşısında izlemekle yetinmiş, sessiz kalmıştır. İçerisine girmiş olduğu bu tutumu ile başta işgalci TC olmak üzere farklı güçleri cesaretlendirmiştir.

Bu durumda BMGK’nin almış olduğu 24 Şubat tarihli “bir ay süreli ateşkes” kararının kimseyi bağlamadığı açığa çıkmıştır. Bundan farklı bir sonuç ortaya çıkar mıydı? Bu soru tartışılabilir. Fakat şöyle de bir gerçeklik var. O da; BMGK’nin almış olduğu bu karar Suriye’de yaşanan savaş sorununa bir çözüm getirmekten çok uzaktı. Daha çok var olan durumu idare etmeye yönelikti. Bununla birlikte Suriye’de işgal ve savaş konumunu daha da uzun sürece yayacak, kalıcılaştırarak statülerin oluşmasına neden olacak, kısacası yaşanan sorunu daha da ağırlaştırarak kangrene dönüştürecek bir özellik taşımaktaydı. Çünkü orada süren savaşın asıl nedeni olan işgalci güçlere karşı açık ve net olan bir tavırdan, içerikten uzaktı. O nedenle de uygulanması halinde de, sorunun çözümüne her hangi bir katkısı olmayacaktı.

Mevcut durumda da savaş, 24 Şubat’tan daha yaygın ve tehlikeli bir aşamaya gelmiştir. Alınan bu kararın Suriye halkına ait olmama gerçekliğinin de, bundan farklı bir sonuç ortaya çıkarması mümkün değildir.

BM’ye üye olan her devletin, ulusun BM kararları gereğince sahip hale geldikleri güvenceleri vardır ve bunlarda belirli bir hukuka bağlanmışlardır. Bunların başında da meşru olarak kabul edilen haklarının güvence altına alınmış olması ve buna bağlı olarak ta; devlet sınırları ve toprak bütünlüğünün korunması yer almaktadır. Ancak Suriye’de hiçbir şekilde dikkate alınmayan da bu nokta olmuştur. Bunun bir sonucu olarak ta, şimdi Suriye her zamankinden daha fazla bölünmek ve parçalanmakla karşı karşıya gelmiştir. Fiilen yaşanan ve giderekte resmileşmeye doğru giden bu gerçekliktir.

ABD’nin, TC’nin, Suriye’ye yönelik politikasının altında böyle bir gerçeklik yatmaktadır. ABD’nin Ortadoğu’da parçalı, çok devletli bir siyasal yapılanmadan yana olduğu bilinmektedir. Değişik defalar bunu dile getirmiştir de. Kuşkusuz ABD bunu; sömürgecilik siyasetine karşı olduğu, halkların, kültürlerin, kimliklerin, farklı inançların özgürlüklerini ve kendilerini bir irade haline getirmelerini kabul ettiğinden değil, kendi çıkarına uygun gördüğü için savunmaktadır. TC devletide kuruluşunu ilan ettiği günden itibaren bulunduğu coğrafya da sürekli olarak yaşayan halkların aleyhine, enine ve boyuna olarak devlet sınırlarını genişletme eğilimi içerisinde olmuştur ve bunu hiç bir şekilde gizli- kapaklı olarak da yapmamıştır. Balkanlara, Kafkasya’ya, Ak Deniz’e, Ege Deniz’ine ve Ortadoğu’ya doğru hep bu temelde işgalci, yayılmacı bir politika izlemiştir. Eline fırsat geçtiğinde de bunu gerçekleştirmek için harekete geçmiştir. Bu yönüyle de 1923’den günümüze kadar TC devleti sınırları sürekli olarak bir değişkenlik yaşamıştır. Hatay’ın ilhak ederek kendi sınırları içerisine katmış, Kuzey Kıbrıs’ı egemenliği altına almış ve Başurê Kürdistan’dan elini çekmemiştir.

Şimdi ise TC devleti Rojava Kürdistan’ını sınırları içerisine dahil etmek istemektedir. Orada da Kuzey Kıbrıs gibi uydu bir yapılanma içerisine girerek etki alanını genişletmeye çalışmaktadır. Rusya’nın politikası da ABD ve TC ile çakışmaktadır. Suriye ve içerisinde olduğu ilişkiye ve ittifaka rağmen böyle bir politika yürütmektedir. O da Çarlık Rusya’sından itibaren hayalini kurduğunu Ak Deniz’in sıcak sularına açılma projesini hayata geçirmek istemektedir. Bunu da kimle gerçekleştireceğine bakmamaktadır. Onun için önemli olan, olması fark etmemektedir. Onun için önemli olan kendi çıkarıdır, gerisi ise bir teferuattan ibarettir.

Gelinen aşamada Suriye devleti hızla bu noktaya doğru sürüklenmektedir. Yanı başında “dost” olarak gördüğü Rusya’nın kolları altında bunu yaşamaktadır. 

BMGK’nin 24 Şubat’da almış olduğu kararın üzerinden yaklaşık iki hafta gibi bir zaman geçmiştir. Alınan karar Suriye’de süren savaşa bir çözüm bulmamıştır. Savaşta ısrar eden güçlerin/devletlerin BMGK’nın almış olduğu karar karşısındaki yaklaşımları Suriye savaşının daha farklı boyutlara taşınmaya çalışıldığını çok net bir şekilde gözler önüne sermiştir. Bu da savaşa görüşmeler ve müzakereler yoluyla çözüm olmak yerine, Suriye devletinin, bu coğrafya üzerinde hegemonya savaşı verenler tarafından bölünerek parçalanması biçiminde kendini somutlaştırmıştır. BMGK’de almış olduğu kararın uygulanmaması karşısında içerisine düştüğü çaresizlik ve çözümsüzlükle, uygulamaya konulan bu senaryoyu izlemenin ötesine geçememiştir.


387

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA