Özgür Kürtlüğe karşı iktidar uzlaşması

Taktik çelişkilerine rağmen yerel, bölgesel ve dünya hegemon devletlerinin özgür Kürtlüğe karşı tavırları dünya sistemi dahilinde stratejik ve ortak olup, birlikte hareket etmektedirler. 20. yüzyılda Kürtleri dünya sisteminden dışlayan devletler, 21. yüzyılda da aynı politikalarını sürdürmek istiyor.

14 Şubat 2018 Çarşamba | PolitikART

Emran EMEKÇİ


1993, 1995, 1998 ve İmralı sürecinde gerçekleşmesi gereken demokratik çözüm ve barış süreçlerine karşı Gladio komploları, son olarak yeşil komplo dönemi şeklinde devam ettiriliyor. Türkiye halklarına ve demokrasisine büyük kayıplar verdiren bu komplolar dönemi, günümüzde içeride Erdoğan-Bahçeli-Kılıçdaroğlu faşist blok ittifakına, dışarıda ise ABD, İngiltere, İsrail, AB hatta Çin, bölgede de Rusya, İran, Suriye halkası eklenerek güncelleştirilmiştir. Öcalan’a yönelik 9 Ekim 1998 ve 15 Şubat 1999 tarihleri arasında gerçekleştirilen ve uluslararası komplodaki devletlerin konumlanmasını hatırlatan bu durum; son olarak Rojava örneğinde de benzer şekilde kendini var etmiştir. Komplonun dayandığı uluslararası ittifak ve konumlanmanın özünde yatan gerçeklik; “Kürtleri karşımızda bir irade olarak görmek istemiyoruz” yaklaşımıdır. 

Öcalan şahsında ortaya çıkan ve Rojava öz yönetimleriyle kendisini dışa vuran ‘özgür iradeli Kürtlük’ veya demokratik temelde kendi kendini yönetmek isteyen Kürtlük, mevcut yerel ulus-devletlerin ve onların bağlı oldukları kapitalist dünya-sistem hegemonlarının (ABD, İngiltere, İsrail, AB) yıllardır alışageldikleri piyon Kürtlüğe dayalı ezberlerini ve oyunlarını bozmaktadır. Bugüne kadar Kürtleri hep bir kullanım aracı olarak değerlendiren bu güçler, karşılarında aktör, özgür iradeli, kendi kendini yöneten demokrat ve özgür Kürt gerçeğini gördüklerinde ise, bunu bir türlü hazmedemediler, hazmedemiyorlar. Bu temelde aralarındaki taktik çelişkilere rağmen yerel, bölgesel ve dünya hegemon devletlerinin özgür Kürtlüğe karşı tavırları dünya sistemi dahilinde stratejik ve ortak olup, birlikte hareket etmektedirler. 20. yüzyılda Kürtleri dünya sisteminden dışlayan devletler, 21. yüzyılda da aynı politikalarını sürdürmek istiyorlar. Bunun için açık veya zımni şekilde Erdoğan’ın, dolayısıyla statükonun yanında yer alıyorlar. 

AKP, 2000’lerde küresel sermayenin çıkarlarıyla uyumlu, ABD’nin yeni dünya ve bölge planlarının bir parçası olarak hazırlandı. Öcalan ile dolaylı diyalog içinde Kürt sorununu demokratik temelde çözmek isteyen Erbakan ve Ecevit’in tasfiyesi üzerinden komplolarla iktidara getirildi. Önce Erbakan’ın partisi kapatıldı ve kendisine siyaset yasağı getirildi. Ardından O’nun milli görüş çizgisi ikiye bölündü ve oradan AKP’nin kuruluşuna (14 Ağustos 2001) gidildi. Hemen sonra 11 Eylül 2001 saldırısı bahane edilerek Irak’a müdahale gündeme getirildiğinde, AKP bunu desteklerken, Ecevit karşı çıkıyordu. Buna karşı Ecevit’in felç edilmesi, ‘Rahşan affı’ denilen barış süreci başta olmak üzere, Kürt sorununda açılım yapmasının MHP üzerinden engellenmesi ve erken seçimin gündeme getirilmesi tesadüf değildi. Bu aslında ABD, İngiltere ve İsrail çizgisinin MHP üzerinden çözümü baltalama ve Ecevit’i tasfiye ederek AKP’ye yol açma operasyonuydu. AKP bu temelde; yani önce Erbakan’ın, 2002’de ise Ecevit’in tasfiyesiyle alternatifinin ve ciddi bir rakibinin bırakılmadığı koşullarda gerçekleştirilen seçimle 2002 sonlarında iktidara getirildi. 

Küresel sermayenin bir projesi olarak iktidara getirilen AKP, başa gelir gelmez, Öcalan’ın genelkurmay ve Ecevit’in temsilcisi ile yürüttüğü diyalogları kesecek, görüşme saatlerini kısıtlayacak, yazışmaları engelleyecek, avukat görüşmelerini baskı altına alacaktı. 2002’nin sonlarında başlayıp 2003’te de devam eden, kesintisiz üç ay süren tecrit devreye konulacaktı. Bu temelde AKP, daha başından itibaren bir ABD projesiydi; ABD ne derse onu yapacaktı ki, bu da çözümsüzlük demekti. Zaten AKP iktidara gelir gelmez, demokratik barış hattına çekilmiş, silahlarını bırakarak demokratik cumhuriyete katılmak için yasal düzenleme bekleyen PKK’yi, ABD’nin 11 Eylül 2001 yılında dünya çapında uygulamaya geçirdiği ‘terör’ konseptine dahil ederek birlikte tasfiye etme yoluna gidecekti. Bu tasfiye politikası başarılı olmayınca, 2006’da ateşkes oyununu devreye koyacaklardı. 

Ateşkese rağmen Öcalan’ı kuşatmaya alarak, hücre cezaları vermeye başladılar. Öcalan buna karşı 2006 yılında 125 sayfalık savunma verecekti. Ancak buna da el koyup, tüm başvurulara rağmen avukatlarına vermediler. Ki Öcalan’ın bu savunması halen ellerindedir. Öcalan, o dönemde yazdığı 125 sayfalık savunmasında, çözüme karşı komploda yer alan kişileri, ilişkileri deşifre etmişti. Bu tasfiye süreci de boşa çıkarılınca, bu kez Oslo sürecinde bir yandan Öcalan ile görüşmeleri yürütürken diğer yandan da alttan alta yeni bir tasfiye politikasını yürüteceklerdi. Bu dönemde hem KCK operasyonları hem de askeri operasyonlar eş zamanlı olarak yürütüldü. Bu dönemde yürütülen politikalarla daha çok örgütlü Kürtleri dikkate almadan, muhatap almadan onların tasfiye etmesi planlanıyordu. Özgürlükçü ve demokrat Kürde karşı TRT-Şeş vb. sözde açılımlarla, kendi güdümlerindeki Kürdü yaratmaya çalışıyorlardı. Öcalan buna 2009’da ‘Yol Haritası’ ile cevap verecekti. 

Yol Haritası’nda özgür ve demokrat Kürtlüğün ne olduğu, devlet veya hükümetin bu temelde Kürtlere nasıl yaklaşması ve hangi statüde ele alması gerektiği ortaya konuluyordu. Ancak AKP hükümeti, yol haritasını kabul etmediği gibi bu süreçteki politikalarını devreye koydu; Erdoğan’a bağlı özel ordu, kalekol ve baraj yapımları, yoksullaştırma ve ekonomik olarak kendine bağlama, on bin imam kadrosu, özgür ve demokrat Kürtlük yerine kendi güdümündeki Kürtlüğü ikame etme, bu eksende Kürt Haması’nı yaratmanın pratik adımlarını atacaktı. Bu temelde en son İran’la da anlaşarak 16 Temmuz 2011’de Kandil’e operasyon düzenleyecekti. Ardından 2011 ve 2012 yılı boyunca on binleri bulan tutuklamalar ve en son milletvekillerinin tutuklanmasına gidilecekti ki, Öcalan buna 2013 yılında yeni bir süreçle yanıt verecekti. Ancak bu sürece karşı da el altından diz çöktürme planıyla cevap verildi. Ardından “Dolmabahçe Mutabakatı’nı tanımam” açıklaması geldi. Sonrası biliniyor; mutlak tecrit, Ankara, Diyarbakır, Suruç katliamları, İŞİD’e destek ve Kobanê açıklaması, demokratik öz yönetim talep eden ilçelerin kuşatma altına alınması, OHAL ilanı, demokratik belediyelere kayyum atamalar, HDP milletvekilleri ve belediye eşbaşkanlarının tutuklanması, Suriye’ye asker sürme, en son İdlib’e girme ve Efrîn başta olmak üzere oradaki demokratik kazanımları hedefleme vb. tarzda hala devam ediyor. 

Tüm bu gelişmeler, AKP’nin özgür Kürtlüğü tasfiye şartıyla iktidara getirildiği ve bu temelde iktidarda kalmasına onay verildiğini doğruluyor. İçerdeki faşist blok ve dışarıda egemen güçlerin kurduğu ittifak birlikte hareket ediyor. İçerideki ve dışarıdaki bu uzlaşmanın temelinde ‘Özgür Kürt’ün tasfiyesine karşılık iktidar’ formülünü kabul eden AKP’ye, iktidarı karşılığında özgür Kürtlüğü tasfiye rolü verildiği netleşmiştir. Bu yüzden, Güreş-Çiller dönemini de aşan düzeyde çok yönlü yönelimlerine, her türden yöntemlerine ABD, AB ve Rusya’nın neden sessiz kaldığı anlaşılıyor. Çünkü Özgür Kürtlüğe karşı hepsi uzlaşma içindedir. Bu politikanın nihai amacının da Kürt soykırımını tamamlamak olduğu görülüyor. 20. yüzyılda İnönü ile tamamlayamadıkları bu süreci, 21. yüzyılda Erdoğan’la sonuca götürmek istiyorlar. Öcalan’ın deyimiyle, “Kürtler soykırım kıskacındadır. 1925’ten itibaren İsmet İnönü Kürtler için neyi ifade ediyorsa, günümüzde de Erdoğan, Kürtler için aynı şeyi ifade ediyor.” Ancak ne Kürtler eski Kürtlerdir ne de bölge halkları artık mevcut statükoyu ve statükocu güçleri kabul ediyor. Dolayısıyla sonucu belirleyecek olan elbette gelişmekte olan demokrasi ve özgürlük mücadelesinin özgüce dayalı örgütlülüğü, direnişi ve başarısı olacaktır. Bu temelde er ya da geç “Özgürlük Kazanacaktır!” 

* Asrın Hukuk Bürosu


391

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA