Öcalan ve dünya entelektüalizmi

Marksizm, kendine özgü ve çetrefilli tartışmaları ve terminolojileriyle alternatif bir entelektüel evrendir ve yolu akademi ile ancak belli bazı noktalarda kesişir. Abdullah Öcalan bu alternatif dünyadan çıktı ama onu aştı ve nihayetinde neredeyse bütünüyle geride bıraktı.

14 Şubat 2018 Çarşamba | PolitikART

David GRAEBER


 Bugünlerde üniversiteler, üstelik her ne kadar gittikçe öncelikleri bilim üretmek olmayan kurumlar olarak yeniden tanımlansa da, halihazırda neredeyse dikkate alınan tüm entelektüel çalışmanın gerçekleşmesinin beklendiği yerler haline geldiler. Buna karşılık, akademisyenlerin siyasetle ilgilenmemeleri de bekleniyor. 

Şöyle ki, doğa bilimleri dışındaki akademik çalışma alanlarının çoğunluğunun iki geniş bölümden birine düştüğü görülebilir. Bunlardan birincisi ekonomi ya da uluslararası ilişkiler gibi ‘iktidar disiplinleri’ şeklinde isimlendirebileceğimiz alanlarda farklı (bakanlıklar, politika üreten ‘think-tank’ler, bankalar ya da başka ulus-ötesi şirketler veya IMF ya da BM gibi tüm gezegende iş gören kurumlar vs.) ulusal veya küresel bürokrasilerde yer alabilecek şekilde eğitilenlerden, yani mevcut iktidar yapılarını güçlendirmek için var olanlardan oluşuyor.

İkinci bölümde ise edebiyat teorisi, cinsiyet çalışmaları veya antropoloji gibi eleştirel disiplinler bulunuyor. Eleştirel disiplinler içinde yer alanlar hemen her zaman kendilerini solcu, çoğu zaman ise radikal olarak tanımlanıyor ve mevcut iktidar mekanizmalarının karşısında konumlanıyorlar. Ancak böyle yaptıkları ölçüde, gerçek dünyada herhangi bir siyasi angajman içinde olmayı şüpheli görme eğilimindeler. Bu tür konular korku ve suçluluk duygusunun sonu gelmeyen yumrusu tarafından çerçevelenmiş durumdalar. Bunun bir diğer yönü de, dünyada etkin siyasi eylemlerde bulunmuş herhangi birinin aynı zamanda insan düşüncesine ciddi katkılar da yapabileceğine inanmayı ret etmektir. En iyi ihtimalle bu kişiler araştırma nesnesi olabilir. Asla fikri gelişime eşit bir biçimde katkı sunamazlar. Bu sebeple günümüz entelektüellerinin çoğunluğunun Abdullah Öcalan’ın fikirlerinden bihaber olması bir sürpriz sayılmaz.

İlk bakışta Öcalan tamamiyle yabancı bir figür sayılmayabilir, çünkü entelektüel kariyerinin bir noktasında Marksist bir partinin başkanı olmuştur. Marksizm belki de dünyada doktoralı biri tarafından yaratılmış tek toplumsal harekettir ve her zaman teori tarafından yönlendirilmiş ve iç temalarını büyük düşünürler etrafında tasnif etmiştir. Ki Marksizm tarihin büyük adamlar teorisini katı bir biçimde ret etmesine rağmen, bu ilginç bir kural dışıdır. Bugün halen Leninistler, Maoistler, Troçkistler, Stalinistler vb. devlet veya parti başkanı konumundalar ve entelektüel figürleri (Gramsciler, Althusserciler vb.) gölgede bırakırlar. Ancak Marksizm, kendine özgü ve çetrefilli tartışmaları ve terminolojileriyle alternatif bir entelektüel evrendir ve yolu akademiyle ancak belli bazı noktalarda kesişir.

Abdullah Öcalan bu alternatif dünyadan çıktı ama onu aştı ve nihayetinde neredeyse bütünüyle geride bıraktı. Sadece Marksist doktrinin birçok başat unsurunu ret etmekle kalmayıp, aynı zamanda kast-i olarak her türlü doktrinleştirme çabasına karşı koyan teorik çalışmalar üretti. En önemli fikirlerinin birçoğunu kutsallaştırılarak ya da otoriterleştirerek okunmaya karşı koyacak şekilde öneriler, eleştiriler, itiraflar ve hikayelendirmeler biçiminde sundu. Elbette bazı fikirleri de daha sistematik bir biçimde işlendi. Ancak bu ikiliğin yarattığı iç gerilim, Öcalan’ı bir nevi arada bir figür kılıyor. Tıpkı onu önderi olarak gören Kürt hareketinde ve ölen kahramanların resimleriyle dolu bir siyasi dünyada, düşmanlarının daimi esiri olarak bir çeşit ‘yaşayan şehit’, siyasi bağlamlarda resmi taşınan yaşlı ama ‘yaşayan bir lider’ rolü oynadığı gibi, Öcalan hep iki arada bir derede kalıyor. Öyle ki, Öcalan kendisi gibi fikri bir önderlikten beklenenin aksine, onu takip edenlere tüm kesinlikleri ret etmelerini öğütlüyor, bir patriark olarak herkesin kendi içindeki erkekliği öldürmesini tavsiye ediyor ve en nihai otorite gibi görünse de tüm gençliği, onlardan daha bilgili olduğunu iddia eden herkesi sorgulamaya çağırıyor. 

Bu süreçte geliştirdiği ve (Bookchin, Foucault, Wallerstein ve Federici gibi) siyasi ve akademik düşünürleri bir araya getirdiği teorilerin tamamı hiçbir aleni entelektüel kategoriye uymuyor. Kuantum mekaniğini temel alan bir sosyolojinin imkanlarından, doğrudan demokrasiye ve Ortadoğu’yu merkeze alan birkaç ciltlik dünya tarihine dair tartışmalarına kadar, ürettiği külliyat bir biçimde daha önceden hiç görülmemiş bir yenilik içeriyor. Özellikle hapishanede yazıldığı; internete ulaşımının olmadığı ve araştırma malzemesi olarak ancak gardiyanlarının o an avukatlarının ona getirdiği herhangi üç kitabı kullanmasına izin verdiği, üstelik yazdıklarının hepsinin teknik ve hukuki olarak, ihanetle suçlandığı bir mahkemede savunmasını oluşturduğu düşünülürse, çalışmalarının kapsamı ve çeşitliliği daha da olağanüstü. Entelektüel dünya ise akademiye neredeyse tamamıyla kıstırılmış durumda. Onun fikirlerini muhatap alma ve düşüncelerini içerme konusunda kapasitesizliği kanıtlanmış akademi ise dünya olaylarını açık bir biçimde etkilemesine rağmen, Türkiye ve Kürdistan çalışmalarının aşırı uzmanlaşmış alanları dışında Öcalan’ın düşüncelerini bir analiz nesnesi olarak dahi görmüyor.

İnsan dünya entelektüellerinin, Öcalan’ın fikirlerini, ne bir parti lideri ne de bir akademisyen olmalarına rağmen siyasi angajmanları güçlü kişilerin -birkaç örnek isim saymak gerekirse Walter Benjamin, George Bataille, Simone de Beauvoir, Frantz Fanon hatta Slavoj Zizek- fikirlerine benzer bir biçimde ele almaları için ne kadar zaman geçmesi ya da ne olması gerektiğini merak etmeden duramıyor. Entelektüel yaşam akademi tarafından emildi ve akademisyenlere dünyada farklılık yaratacak tüm fikirlerden içgüdüsel olarak korkmak -böylelikle onları yüzeysel bir biçimde horlamak- öğretildi. Belki bunun artık imkansız olacağı bir gün gelecektir. 

* David Graeber’in PolitikART için kaleme aldığı yazıyı, Nazan Üstündağ İngilizceden Türkçeye çevirdi.


1390

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA