1999’dan 2018’e demokratik modernite ile kapitalist modernite çatışırken

2018’e, Abdullah Öcalan’ın kaçırılışının 19. yılına girdiğimizde devlet bir kez daha yönetim kapasitesini yitirdi. Bu yitişi uydurulmuş bir eski hukuk, tekelleşmiş şiddet ve kurum özlemiyle değil, yeni ve dinamik bir demokratik modernite hamlesiyle karşılamak çıkartmamız gereken en önemli derstir.

14 Şubat 2018 Çarşamba | PolitikART

Nazan ÜSTÜNDAĞ


1999 yılı Türkiye’de her açıdan bir dönemeçtir. Bu yılı bir kaç büyük olay tanımlar: Bunlardan biri, Şubat ayında Öcalan’ın Kenya’dan kaçırılarak Türkiye’ye getirilmesi, bir diğeri ise Ağustos ayında gerçekleşen büyük Marmara depremidir. Bunların büyük olaylar olmasının sebebi, etkiledikleri toplumsal hacim ötesinde, Türkiye’de yeni bir siyasi ve sembolik yapının oluşmasına, yeni bir toplumsal bilinç altının tortulaşmasına yol açmalarıdır. Bu açıdan bakıldığında 1999’u hatırlamak, bize tarihsel devamlılıklar kadar, kesintileri, mücadeleleri ve kaçırılan fırsatları anlamak açısından da imkan sağlayacak ve bir bakıma Türkiye’de son yirmi yılda demokratik modernite ve kapitalist modernite güçleri ve dinamikleri arasında süren çatışmayı açığa çıkartmaya yarayacaktır. 


1999’a gelirken...

1980 askeri darbesinin getirdiği travmanın gölgesindeki Türkiye batısında, 1990’ların ilk yarısı devrimci dinamiklerin tekrar ortaya çıktığı bir dönem olmuştu. 1989-1995 arasında Türkiye tarihinin en fazla işçiyi içine katan grevleri gerçekleşiyor ve madencilik, metal ve kamu sektörleri direnişlerle sarsılıyordu. Aynı dönemde büyük şehirlerin çeperlerinde, örneğin Gazi ya da Armutlu mahallelerinde, devrimcilerin önderliğinde kayda değer bir örgütlenme ve özerkleşme yaşanıyordu. 1993 Madımak katliamından ayrı düşünülemeyecek 1995 Gazi olayları ve Gazi halkına yönelik kıyım ise bu örgütlenme ve özerkliğin devlet nezdinde yarattığı rahatsızlığı ve Kürdistan’da uygulanan politikaların nasıl bir çırpıda batı şehirlerine transfer ve tercüme edilebileceğini gösteriyordu. Öte yandan 1996 Susurluk kazası ve skandalı ile birlikte Türkiye derin devleti ifşa olmuş, zorunlu göç sonucunda Kürt halkının metropollere gelmesiyle birlikte ‘doğuda’ yaşananların tanıklıkları yeni dinleyiciler bulmuş, İnsan Hakları örgütlerinin çabasıyla söylenemeyenler söylenmeye başlamıştı.

Susurluk ve ortaya açığa çıkardığı illegal ilişkileri sorgulayan ‘Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık’ eylemlerinin yaygınlaşması, televizyon programlarında ilk kez Kürtlere yer tanınmaya başlanması ile birlikte Kürtlerin yaşadıkları ihlallerin dile gelişi ve Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Meydan’ında sürdürdükleri eylemlilik, toplumsal alanda bölük pörçük de olsa hakikat ve yüzleşme arzusunu doğurmaya başlamıştı. 1999’a gelindiğinde fon müziğinde Sezen Aksu ve Ahmet Kaya vardı ve Sezen Aksu Türkiye’deki çokluğu kadınların duygusal dünyasından doğru –muhakkak ki liberal bir biçimde- anlatmaya çabalarken, Ahmet Kaya ise komünist hafızaya, direnişe, arka mahalle ilişkilerine, emeğe ve 1970’lerin materyal dünyasına ruh üflüyordu. Fonda çalan bu iki ses, o zamanlar dilden dile gezen ve Türklerin teknolojiyle imtihanlarını komik bir dille anlatan ‘En Garip Türk Ölümleri’ hikayeleri, Kemal Sunal filmlerinin tüm televizyon kanallarında gösterilmesi ve böylelikle ezilen-ezen ilişkisinin görsel alanda dile düşmesi, toplumda demokratik bir ulus arayışının izlerini gösteriyordu. 1980’leri gazetelerde karabasan, 1990’ların ilk yarısını cinnet haberleriyle geçiren Türkiye’nin, seri katillik ve canilik aşamasına geçmeden önceki bir nefes alış zamanıydı 1990’ların sonu.  

1999’a gelindiğinde devlet bir yandan hakikat üretme kapasitesini yitirmiş, bir yandan ise toplumsal barış ve yüzleşme taleplerine karşı çaresizleşmişti. Yeni açılan kitapevleri, televizyonun katılımcı bir perspektife açılması, gündelik teknolojilerin giderek daha fazla hikayenin dolaşıma girmesine izin vermesi ve dünyada ideolojik etkileşimin hızlanması ve yoğunlaşması pek çok ülkede de benzer sonuçlar doğuruyor, yüz yıllık itilaflar çok kültürlülük ve küresel barış rejimleri ile çözülmeye çalışıyordu. 

Abdullah Öcalan’ın 1999 Şubat ayında Kenya’dan kaçırılarak Türkiye’ye getirilmesi bir açıdan gizleme ve yönetme kapasitesini yitirmiş, şiddet araçlarını tekelinden kaybederek PKK ile paylaşmak zorunda kalmış, deyim yerindeyse günahları bir bir ortaya dökülerek cümle aleme rezil olmuş Türk devletinin uluslararası destek ile kendini yeniden -en azından imaj düzeyinde- inşa etmesi için bir fırsat demekti. Ancak beklenin aksine Kürt halkının bu kaçırılışa dünyanın pek çok değişik ülkesinde, radikal biçimlerde tepki vermesi, Öcalan’ı bir örgüt lideri olmaktan çıkartarak, bir halk lideri konumuna yerleştirdi. Ayrıca Öcalan’ın mahkemede sunduğu demokratik cumhuriyet tezi, Kürt sorununu ve Öcalan’ın düşüncelerini daha geniş toplumsal gruplar nezdinde meşrulaştırdı. Üstelik dünyada dikkatle izlenen mahkeme süreci, daha önceden AİHM’e yapılan başvuruların hemen hepsinin Türkiye aleyhine sonuçlanması ve TBMM işkenceyi önlenme komisyonunun dehşet verici raporuyla da birleşince Türkiye’de ciddi bir hukuki reform gerekliliği gündeme geldi. 

Türkiye devleti Öcalan’ın Suriye’den ayrılmasıyla başlayan süreci tam bir ‘av’ anlatısı içinde sunmuş, mahkemede Öcalan’ı camlarla kapatılmış bir kutuda teşhir etmiş ve gazeteler Öcalan’ın giyiminden, jestlerine ve beden parçalarına kadar her şeyini konu ederek onu nesneleştirmeye kalkışmıştı. Kürt halkının kaçırılışa tepkisi ve Öcalan’ın Demokratik Cumhuriyet tezi ile dikkatleri tekrar fikirlerine yöneltişi ise aşınmış kapasitesini bir av fantezisi çerçevesinde geri kazanmaya çalışan devletin nesneleştirmesine karşı bir özneleşme hamlesi olarak görülebilir. Ancak devletin bekasını geri kazanması, Öcalan’ın ve Kürt halkının özneleşmesi arasındaki mücadele o dönemden bu günde tahminlerin ötesinde su kaldırdı. 


Marmara depremi

17 Ağustos 1999 Marmara depremi bambaşka bir açıdan, yurttaşların gereksinimlerini karşılamak ve acılarını sağaltmak açısından, devletin kapasitesini yitirişinin ifşa olduğu başka bir andır. Depremin verdiği büyük zarara son yıllarda sermaye ile devletin yolsuzluktaki iş birliği modeli olan yap-sat sebep olmuş ve bunun faturası binlerce ölümle ödenmişti. Deprem sonrasında “Devlet nerede?” sesi yıkıntılar arasında sağ kalanları arayan sivil inisiyatiflerin “Kimse yok mu?” sesine karışıyor ve Türkiye’nin dört bir yanından devletin yolsuzluğu ve yokluğuna karşı öfke dolu binlerce insan depremzedelere destek olmak için İzmit’e, Yalova’ya, Düzce’ye adeta “Biz varız” diyerek akıyordu. Türk halkı belki de 2013 Gezi olaylarına kadar bir kez daha yaşayamayacağı büyük bir heves ve gayretle ve topluca hareket halindeydi.


Demokratik ulus imkanı Türkler için kapanırken

2000’li yıllar ve sonrasında hükümete seçilen AKP iktidarının belki de en önemli özelliği, 1999’daki bu iki büyük olayın ortaya çıkardığı dinamikleri, uluslararası alanda devletlere önerilen yeni neo-liberal ve güvenlikçi yönetim biçimleri ile birleştirerek iktidarın parçası kılabilmesidir. Örneğin, deprem sonrasında ve toplumun hakikat arayışı esnasında ortaya çıkan enerji, Avrupa Birliği atılımı ve küresel sermaye ile işbirliği çerçevesinde gelişen foncu STK’cılık ile gasp edilmiş ve halkın büyük kesiminin bilgisine, emeğine, arzularına ve diline eğitim, yardım ve mikro-kredi projeleriyle el konulmuştur. Bir yandan devletin yeni sosyal politikalar rejimi, bir yandan STK’cılık özellikle Kürt kadınları ve çocuklarını hedef almıştır. Abdullah Öcalan’ın tecridi ile oluşan görsel yoksunluk ve Kürt’e duyulan tatminsiz merak, dizilerde, tv programlarında, reklamlarda ve filmlerde teşhir edilen, genellikle erkek elinden çektiği varsayılan ve nesneleştiren Kürt kadın ve çocuklarıyla, şehirli kadınlar tarafından evcilleştirilen erotikleştirilmiş erkek ağa tiplemeleriyle ikame edilmiştir. Bir diğer deyişle, Kürtlük saklanan bir şeyden çok, aşırı gösterilen, gösterirken nesneleşen ve müdahale edilmesi caizleşen bir şey haline dönüşmüştür. 

11 Şubat 1999 günü magazinciler derneğinde gerçekleşen gecede, Ahmet Kaya’yı çatal bıçaklarla adeta yemeye kalkışan linç girişimi, 2000’de ölüm oruçlarındakilere karşı ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ adı altında gerçekleştirilen katliam ve 2006’da Diyarbakır’da isyan eden gençler ve çocukların kıyımı bu anlamda hem birbirleri ile son derece akraba bir başka dinamiği, hem de devletin yeni yönetim biçimine ayak uydurmayanlara yönelik, acı çektirdiği bedenleri seyir etmekten zevk alan bir şiddet biçimini açığa çıkarır. 


Devlet bir kez daha çökerken

Toplumsal hakikat ve özgürlük arayışını baş örtüsü ve 17 Şubat söylemleriyle sadece kendine mal ederek tekelleştiren ve geçmişi dönüştürme, hakkaniyet arama, toplumsal barış gibi kelimeleri gasp ederek yönetim biçimine çeviren ve demokratik modernite ile kapitalist modernite arasındaki çatışmayı tüm gücüyle kapitalist modernite lehine büken AKP, yukarıda da bahsettiğim gibi yönetim kapasitesini öncelikle sosyal politikalar ile daha sonra ise şiddet ve müdahale araçlarını yandaşlarıyla paylaşarak arttırdı. Marmara depreminden sonraki konut güvenliği ve yeniden yapılanma arzularını, 2002’deki krizi de kullanarak küçük sermayeyi eritip büyük inşaat sermayesine aktararak sönümledi. Aynı arzuları kent çeperlerini ve özerk yaşam alanlarını polis kontrolü ve kentsel dönüşüm projeleri ile imha etmekte kullandı. Ancak 2018’e, Abdullah Öcalan’ın kaçırılışının 19. yılına girdiğimizde devlet bir kez daha yönetim kapasitesini yitirdi. Bu yitişi uydurulmuş bir eski hukuk, tekelleşmiş şiddet ve kurum özlemiyle değil, yeni ve dinamik bir demokratik modernite hamlesiyle karşılamak çıkartmamız gereken en önemli derstir.

2013’den itibaren başlayan barış süreci, Abdullah Öcalan’ın tekrar görünür ve konuşur olmasıyla birlikte bu sefer çok daha fazla alıcı bulan düşünceleri, bu düşüncelerin Rojava ve Bakur’da somutlaşması, son on yılda gösterilen Kürt direnci ve kararlılığının Türkleri de etkilemesi ve dünyanın hemen her ülkesini etkileyen özgürlük arayışları ve isyanlar, Gezi ayaklanması ve HDP’nin oy patlamasında kendini gösterdi. Sonrasında Kobanê isyanı da kitlesel özneleşmenin dünya politikalarını dahi etkileyişinin sembolü oldu. Formel siyasette kendine yer ve söz bulamayan gençliğin gündelik hayatta geliştirdikleri özerklik ve özgürlük arayışı Türkiye’de devletin yönetim kapasitesinin nasıl pamuk ipliğine bağlı olduğunun bir başka nüshası oldu. Yolsuzluk kasetleri hükümeti çırılçıplak bıraktı. Darbe ile birlikte kendi kadroları birbirine düşen devlet, Ergenekon’un, çetelerin, ÖSO’dan devşirme paralı askerlerin ve güvenlik şirketlerinin aygıtına dönüştü. Böylelikle Efrîn’de gördüğümüz kadarıyla bir kez daha çöküyor ve bir kez daha uluslararası devletler mafyasından el alıyor. 

Dünyada barış süreçleri ve çok kültürlülük tüm eksiklerine rağmen devletlerin karşılayamadığı taleplerin ortaya çıkmasına sebep oldu ve böylelikle yeniden bir savaş rejimine dönüldü. Bu savaş rejiminde Abdullah Öcalan bildiğimiz tek politik barış, özerkleşme ve özgürleşme programını sunuyor. Onun bıraktığı boşluk Türkiye’de sürekli yeni ölü, yaralı ve tutuklu bedenlerle ikame ediliyor. AKP kendini tekrar devlet postuna bürümek için uluslararası savaş rejiminde Efrîn üzerinden pay arıyor. Rojava halkı tarihte görülmemiş bir biçimde Efrîn’e, savaş alanına yürüyerek Öcalan düşüncesinin ve devrimin yarattığı yepyeni bir öznelliği sergiliyor ve bir kez daha Türk devletini koflaştırıyor. Ortadoğu’da demokratik ulus ve demokratik modernite Rojava’dan başlayarak inşa edilirken, Türkiye halkları, daha da özelde Türk halkı için, Öcalan’ın tecridinin bitmesi, özgürlüğü, sözünün ve düşüncesinin duyulması bir kez daha elzem ve kaçınılmaz oluyor.


1115

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA