Nasıl yaşamalı nereden başlamalı ?

Demokratik Modernite sisteminin öncüleri kadın ve gençlik olmakla birlikte sanatçıya da büyük rol düşer. Kültürel soykırımın geliştirmek istediği kişilik yapılanmasını çözümleyip, onun yerine toplumsal ahlak ölçülerini yerleştirmek gerekiyor.

14 Şubat 2018 Çarşamba | PolitikART

Sarya KARAKOÇAN


Kültürel soykırımın Kürt halkı üzerindeki etkisi, yoğun olarak yaşanıyor. Buna rağmen ne yazık ki hangi kültürün etkisini yaşadığımızın farkında olmadan, kapitalist modernitenin sunduğu kültüre sarılmış durumdayız. Hatta kültürel soykırımın ne olduğunu ve nasıl bir etki yarattığını bile düşünemiyoruz. Değişen dünyanın havasına takılıp şaşkın bir şekilde yaşıyoruz. Kendi yaşamımızda anlam vermediğimiz, zorlandığımız gibi, “Neydik, şimdi ne olduk” düşüncelerine kapılıyoruz. Bazen doğruyu ve yanlışı bile birbirine karıştırıyoruz. Doğru cevap bulamayınca “Menfaat dünyasıdır“ deyip, tüm çelişkilerimizi bir tarafa atabiliyoruz. 

Kapitalist modernite, “İnsan insanın kurdudur“ deyerek insanları birbirine kışkırtır ve rakip haline getirir. Aynı zamanda insanlarda “Daha iyi, daha büyük, daha çok” algısını geliştirip, para hırsını tetikleyerek, her birini tüketim makinesi haline getiriyor. Yine güzellik anlayışını kendi yarattığı pop star ve sinema sanatçılarını örnek göstererek oluşturuyor. Genel olarak toplumu da bireycileştirip, toplumsallıktan çıkararak, kariyer peşinde koşan, sistemin bir vidası haline getirilen bireylere dönüştürüyor. Bu tekleşmiş insan, kapitalist sistemin içinde yükselmeye çalışır. Fakat tek ve yalnız olduğu için zayıftır, güçsüzdür. Sömürülmeye ve kandırılmaya açık hale gelmiştir. Bu yüzden medya ve internet üzerinden bilimcilik, cinsiyetçilik, milliyetçilik, dincilik ve pozitivizm bakış açısıyla bombardıman altına tutulup paralı köleler oluşturmaya başlanır. Birey, devletin mekanizmasını döndüren birer dişli haline getirilir. Eleştirel olmayan ve sistemin sunduğu her şeyi sorgulamadan kabul eden, liberal dişli! Bu duruma gelen kişi tektir, yalnızdır, mutsuzdur, maddi ve manevi tüm değerlerden, ahlaki değerlerden yoksundur. İçinde büyük bir boşluk vardır ve bu boşluğu tüketmeyle doldurmak ister. Bu boşluk da sistemin çıkarına uygun biçimde, farklı arayışlar, reklam, marka, moda (elbise, teknik, bilgisayar, telefon vb) ile doldurulur. Kapitalizm, oluşturduğu bu kişiliğe ne giyeceği, ne yiyeceği ve neye güleceğine kadar her şeyi moda şeklinde sunar. İnsanlar tek tipleşir. Sosyal medyanın kullanım alanının gelişimiyle birlikte bu daha etkin biçimde gerçekleşir. Bu durum ulus devletin işine uygundur. Çünkü bu tip insan düşünmede hantaldır, eleştirel değildir.

Kadına yönelik politikası ise çok farklı değil, hatta daha vahşicedir. Her bir film ve reklam kadını sistemin bakış açısıyla ele alır. Film sahneleri ve fotoğraf kareleri cinselliği çağrıştıran kadınlarla doludur. Bu durum psikolojik olarak kadının kendisini taciz ve tecavüz baskısı altında hissetmesine neden olur. Erkek egemen bakış açısıyla büyütülen erkekte de kadını bir meta olarak görme bakış açısı oluşturur. Hatta iktidar olmayı kadın üzerinden ele alır. Cinsiyetçi bakış açısı da iktidar olma ile bağlantılıdır. Özellikle kadın “Sen özgürsün, serbestsin”  algısıyla gerçek özgürlük ilkelerinden, ahlaki ve estetik değerlerinden uzaklaştırılmaya çalışılır. Yaşama, kültüre, dile ve tüm toplumsal değerlere kaynaklık eden kadın olduğu halde, bu yönü gözardı edilerek, kadının her yönüyle etkisiz bırakılması amaçlanır. Kadına yönelik bu politika, aynı zamanda tüm topluma yönelik bir darbedir. 

Kadın gibi, toplumun en dinamik ve belirleyici gücü olan gençlik de üzerinde çok sayıda politika yürütülen kesimdir. Gençliğin yenilikçi, devrimci özü boşaltılıp uyuşturucu, fuhuş gibi arayışlara yöneltilir. Sisteme karşı risk taşımaması için sorgulamayan, toplumsallıkla bağı koparılmış, apolitik, bireyci kişilikler hedeflenir. 

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan savunmasında bu duruma, “Bana göre kapitalizmin en büyük tahribatı yaşamın tanımını yok etmesidir“ tespitiyle dikkat çekiyor. Bundan hareketle, bizim de yaşamı yeniden tanımlamamız gerekiyor. Sistem bunun tersini dayatsa da, insanın toplumdan kopuk yaşayamayacağı unutulmamalı. İnsanlığı bugüne taşıyan toplumsal özellikleridir. Zihinsel olarak güçlü olmasına rağmen, insan aynı zamanda doğanın yarattığı en zayıf canlı türlerinden biridir. Her şey bir yana, bu nedenden kaynaklı da olsa insan, yaşayabilmek için toplumsal olmak zorundadır. 

Toplumsallığın insana kazandırdığı bazı kavramlar var. Mesela kültür, ahlak, etik ve estetik kavramları gibi. Kültür tarihsel gelişim süreci içinde toplumların yarattığı değer birikimlerinin toplamıdır. Kültür, bir gelenektir. Önderlik, kültürü şöyle tanımlıyor: “Toplumun estetik yanlarını, güzellikle ilgili yanlarını, yaşam heyecanını, yaşam tutkusuyla ilgili yanlarını kurumlaştıran gerçekliktir. Bunun için heyecanlandırır, üzüntüye terk ederek öfkelendirir, hatta savaşa bile çeker.”

 Ahlak ise bu değer birikiminin yazılı olmayan kurallarıdır. Yani kolektif sorumluluktur. Ahlak, bir işin nasılına ilişkin olurken, politika o işin nasıl yapılacağına ilişkin olmaktadır. Ahlak, politik toplumun hafızasıdır. Politik hafızası olmayan toplumlar öz savunmadan yoksundur. Bu toplumlar her türlü asimilasyon ve sömürüye açık hale gelirler. Etik, esas olarak toplumsal ilişkilerde uygulanacak davranış normlarının akıl yürütülerek, tartışılarak geliştirilmesi anlamına gelir. Kabul ve ret ölçülerini estetik değerleri belirler. Estetik sanatla, güzellikle ilgilenen felsefe dalıdır. Güzellik kriterlerini de estetik değerleri belirler. Etik ve estetik ölçülerinin doğaya ve toplumsal normlara uygun olması önemlidir. 

Demokratik Modernite sisteminin öncüleri kadın ve gençlik olmakla birlikte, sanatçıya da büyük rol düşer. Kültürel soykırımın geliştirmek istediği kişilik yapılanmasını çözümleyip, onun yerine toplumsal ahlak ölçülerini yerleştirmek gerekiyor. Devrimcinin temel görevi, eskiyi yıkıp yerine yeniyi inşa etmektir. Devrimci sanat da yeni bir birey ve toplum yaratma eylemidir. Bu anlamda toplum ve bireylerde yeni yaşam ölçülerinin oluşturulması önemlidir. Bu noktada sanatçıya büyük rol düşüyor. Yeni Kürt kişiliğini oluşturmak için kültüre ve sanata ihtiyaç vardır. Sanatçı eserlerinde yeniye öncülük etmeli, yol açmalı ve güzelliğe çağrı yapmalıdır. Önderlik bunu şöyle ifade ediyor: ”Hep güzellik nerde diye soru soracaksın. Kayıp olan yaşam heyecanımız neredeyse onun peşinde koşacaksın. Sürekli büyük öfke ve acı duyacaksın. Bu temelde edebiyata, folklora, türküye, resme ve tiyatroya, yine buna benzer alanlara yükleneceksin“. Sanatın kendisi yoğunlaşmış, en toplumsal  düzeyi ifade eder. Bu yönüyle sanatçı kendini aşmalı, sanatını halk için icra etmeli. Sanat da sanatçı da toplumsal olmalıdır.

Özetle, belirtilenlerden hareketle, “nasıl yaşamalı”, “ne yapmalı” ve “nereden başlamalı” sorularını toplumsallığın oluşturduğu bakış açısıyla yeniden yorumlamak lazım. Bu bakış açısı aslında bir kök hücre gibi toplumun içinde vardır. Toplum bu şekilde günümüze kadar gelmiştir. Fakat kapitalizm ona karşı gelişen her başkaldırıyı kendi yedeğine aldığı için toplumsal olan her şey onun gölgesi altında kalmıştır. Sosyalist, feminist ve tüm antikapitalist güçleri liberalize ve marjinal kılmaya çalışmıştır. Önderlik buna karşı ne yapılması gerektiğine ilişkin şöyle diyor: “Verilecek ilk ortak cevap sistem içinde ve sisteme karşıtlık temelinde başlamalıdır. Deli gömleğini çıkarır misali nefret ederek bu yaşamdan vazgeçeceksin. Gerektiğinde her an kusarak, mideni ve bedenini içindeki bu yaşamdan arındıracaksın.”


256

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA