Gözlerin anlattığı hikayeler!

Medya DOZ - EFRÎN GÜNCESİ -2

13 Şubat 2018 Salı | Forum

Günün her saatinde dopdolu olan, herkesin bir birini gördüğü, dertleştiği ve yaşlıların güneşlendiği Efrîn’deki Meydana Azadiyê de aynı bankın üstüne oturduğumuz Hüseyin ile tesadüfen tanıştık. Gözleri kocamandı, yüzüne baktığınızda ilk gözlerinin büyüklüğü dikkatinizi çekerdi. Sonra da o gözlerin kenarında saklanan korkuyu görürdünüz. Aslında hepimiz aşinayız o bakışlara, en çok da Şengal’de görmüştük o bakışları… Ölüme tanık olmuş gözlerinde bir bakma hali vardır. Her şeyi tekinsiz gören bir haklılık var bu tür bakışlarda… Bir kuş hiç durmaksızın böyle insanların yüreğinde çırpınıp durur. Onlara acırsanız asla sizin ile arkadaş olmazlar bunu biliyordum. Daha önce çokça sınanmıştım bu konuda… Birkaç soru ile başladım onu tanımaya, sonra sular seller gibi aktı, Hüseyin. Biraz geçtikten sonra somurtkanlığın ona yakışmadığını pat diye söyledim. Ve artık gülümsemelerini esirgemedi Hüseyin. 

Hüseyin’in köyü sınıra sadece iki kilometre uzakta olan Efrîn’in Edama Köyüdür. İşgalci TC ordusu ve çetelerinin de ilk saldırdığı köydür aynı zamanda. Hüseyin bazen duraksıyor, bazen dalıp gidiyor hiç zorlamıyorum kendi halinde aksın, kendine has duygusu ile kendini ifade etsin istiyorum. “Yirmi saat boyunca köyümüzü uçak ve havan topları ile bombaladılar. İki yüz haneye yakın olan köyümüzde o gün her kim varsa vahşete tanık oldu. Belki de cehennem böyle bir şeydir dedim kendime, her yere ateş yağıyordu, dışarı çıksak öleceğiz, evden çıkmazsak yine öleceğiz, onun için birbirimize sarılıp bekledik. Bir süre sonra uçak ve top sesleri biraz duraksadı, köylüler ne yapacağını bilmez bir halde dururken çatışma sesleri karadan yükselmeye başladı. YPG ve YPJ savaşçıları yardımımıza gelip bu kez karadan köye saldıran çeteler ile çatıştılar. Aslında savaşçılar çatışıp bize zaman kazandırmak istiyordu, savaşçılar çatışırken köyün büyük çoğunluğu can havli ile kendini kurtarmayı başardılar. Ama benim annem ve babam yaşlı olduğu için yürüyemiyorlardı. Biraz yürüdük ve iki kız çocuğunun kanlar içinde kalmış olduğunu gördüm. Sonra yaşlı bir adamın can vermiş halini gördün.”


TC IŞİD’i de geride bırakıyor

O çaresiz duygu, o başkasının günahı için bile kendini suçlayan ülkemin naif çocuğu Hüseyin’in gözleri buğulanıyor. Gözlerini kaçırıyor, uzaklara bakıyor. Utanmasın diye benden başka taraflara bakıyor. Hüseyin’in kendini hazır hissetmesini bekliyorum. Umduğumdan daha çabuk toparlanıp kaldığı yerden devam ediyor. “Geldiler “Allah u Ekber” naraları ile geldiler, biz köyden geç çıkanların önünü kestiler, komşumuz 35 yaşındaki Eyüp Recep Selim çetelere çıkıştığı, bu zulmü neden yaptıklarını sorduğu için hepimizin gözü önünde, oracıkta vurup öldürdüler onu. Ortalığı bir sessizlik kapladı. Kolumdan tutup birkaç tokat vurdular bana, hiç acımıyordu, yüzüme inen darbeleri hissetmiyordum bile. Sadece annem ve babamı kurtarma derdindeydim. Ya onları kurtarmalıydım ya da her ne yapacaklarsa hepimize aynı anda yapmalarını sağlamalıydım, annem ve babamdan önce ölmek, onların ölümünü seyretmemek için içinden dua ediyordum, meğer annem de aynı şeyleri düşünmüş, annemin gözlerimin önünde zulme uğramasını seyredemeyeceğimi çok iyi biliyordum. 

Köyümüzde elden ayaktan düşmüş dokuz yaşlı yürüyemedikleri için köyde çetelerin elinde kalmıştı. Ben ise bedeli ne olursa olsun annem ve babamı kurtarmak istiyordum. Diğer yandan da telefonumda onlarca YPG-YPJ savaşçısının resmi vardı, telefona baksalar beni de oracıkta öldüreceklerinden hiçbir şüphem yoktu. Bu yüzden telefonumu yavaşça ceplerimin derinliğine bıraktım. Biraz sonra bana vurmaya başladılar. Yerden doğrulduğumda Arapça konuşan bir çete bağıra çağıra orayı terk etmemizi söyledi. Eyüp’ü öylece bırakıp canhıraş kaçışmaya başladık. Kendi köyümüzü, anılarımızı arkamızda bırakıp gelmek çok zordu. IŞİD’in adı çıkmış, oysa TC devleti ve etrafına topladığı çeteler, IŞİD’i de geride bırakan yöntemler ile Efrîn halkına yöneliyor. Köyümüzün meydanına geldiğimizde iki Arap çobanın da oracıkta öldürüldüğünü gördük. Koyunların bazıları da yerde can çekişiyordu. Az ilerde de bir kolu kopan ve Arapça ağıt yakan bir kadın gördük. Bu vahşilerin bizden ne istediğini bilmiyorduk ve hepimiz kendi içimizde çocukça sorular soruyorduk” 

Evet, insanın aklı, yapılan zulme bir isim bulamayınca kendini korumaya almak için ilk haline dönüyor… Çocuklaşıyor akıl. Büyümüş tüm çirkinliklerden saklanmak adına görünmez olmak istiyor akıl. Ve sonra ne mi oluyor, gün geliyor akıl anılarını bilince çıkarıyor, zalimin üstüne üstüne gitmek için bir ateş parçasına dönüşüyor… Nerden mi biliyorum bunu, Efrîn de şu ana kadar yapılan tüm savunma eylemlerini bu zulüm ile sınanmış savaşçılar yaptı çünkü. Tankları, helikopterleri, askeri üsleri imha eden ve bu öfkesini bilince çıkarmış çocuklardı. İsimleri Delila, Andok, Nupelda ama hepsinin hikâyesi benzer. Onlar yakılan köylerin çocukları, işkencelerden geçen babaların çocukları, ağıt yakan kadınların çocukları. Zulüm, sadece öldürmez, kendini de öldürtecek kahramanlar yaratır, zulüm de bir intihar türüdür aslında. Sonra tekrar Hüseyin’i düşünüyorum. O, ilerde ne yapacak, nerelere gidecek, nasıl bir insan olacak? Bu soruları sesli bir şekilde Hüseyin’e de soruyorum. Bir kahkaha patlatıyor, şaşkınlık ile “Ne oldu neye gülüyorsun?” diye soruyorum. “Ne yapabilirim ki savaşacağım Türkiye ve çeteleri topraklarımı işgal ediyor, Efrîn de kalıp savaşacağım ben bir sivilim ama şimdi buna mecburum” diyor. 

Ne denebilir ki, doğru söylüyor Hüseyin... 



1068

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA