Nasıl çizeceğim?

Çizmeye kararlıyım ama nasıl çizeceğim? Uyruk şehirlerin topyekün bir savaşla yıkılışını sessizce seyreden ferah ve egemen şehirleri çizmek gelmiyor içimden... Muzaffer ORUÇOĞLU

13 Şubat 2018 Salı | Kültür-Sanat

Muzaffer ORUÇOĞLU

Çizmeye kararlıyım ama nasıl çizeceğim? Uyruk şehirlerin topyekün bir savaşla yıkılışını sessizce seyreden ferah ve egemen şehirleri çizmek gelmiyor içimden. Yıkılan uyruk şehirler, bu ferah şehirlerin içinde sessiz, tedirgin ve şehirsiz bir tarzda geziniyorlar. Bu beni çekiyor. Bu hayalet şehirlerin bakışlarında ateş ve duman karası, öç almanın dayanılmaz hırsı var. Bunu çizmek nispeten kolay. Egemen şehirlerin boşalmış sokaklarındaki bomba korkusunu nasıl çizeceğim. Boynuna ip geçirilip, savaş arabasının arakasında sürüklenen genci veya tankın ezdiği şairi çizmek de sorun değil. 

Diller ansiklopedisinin kenarına yazılan ve inkar edildiği için silahlanıp dağa çıkan dili nasıl çizeceğim? Çizebileceğim çok somut konu var. Demir kıtaların demir çemberinde kalan kadının vurulan çocuğunu bağrına basışını çizerim, bu sorun değil. Kokmasın diye katlanılıp buzdolabına sıkıştırılan çocuğun yaralı ruhunu nasıl çizeceğim. Bu ruhun, resim dilini aşan çok güçlü bir dili var. Bu dili nasıl çizeceğim? Öldürülüp çırılçıplak soyulmuş ve meydana atılmış direnişçi bir kadının, bunu yapan silahlı müfrezeler tarafından zevkle izlenişini çizmek istedim bir ara. Kadın, kanını ipincecik bir tülbent olarak çıplaklığına sarmış bir vaziyette rüyama girdi. “Savaş anında beni sanatınıza alet etmeyin; ben bir sıra neferiyim, özgürlüğümü yaşadım ve devredip gittim,” dedi. Uyandığımda kulaklarım çınlıyordu. Vazgeçtim çizmekten.

Fırçamın ruhu ve tarzı, zamanın ruhu ve tarzıyla çelişmiyor çoğu zaman. Sorundur bu. Hayatı ayna gibi taklit etmek. Böyle olunca da insan yerini bulamıyor yerkürede. Haddinden fazla anlaşıldığı için anlaşılmak istemiyor. Seyircinin daha ilk bakışta, ilk anda, kafayı hiç zorlamadan anladığı eserden korkuyorum. Acı ve garip bir durum. Anamın rahminden şu anki yaşıma kadar geçişim çok sancılı oldu ve yetmiş yılımı aldı boş yere.

Zenginleşmek için resim yapan ressamlar hayatı olduğu gibi çiziyorlar. Bundan olsa gerek, sayıları azaldı. İyi de oldu. Şu anda paraya en çok ihtiyacı olanlar, kafası boş zengin ressamlar ile zenginleşmek için didinen küçük ressamlardır. İnsanın aç kalma pahasına da olsa, zenginleşme güdüsüne karşı yükselen işi yapması ve zenginlik dünyasının egemenleri karşısında dik durması, bunu bir yaşam tarzı haline getirmesi, sanılanın aksine pek öyle zor da değildir. Gerçek değişim, insan değişimi kendinden başlatmaya karar verdiği zaman başlıyor. İşte zor olan bu. İnsan, kurtarıcı arayan bir yaratıktır. Değişimi kurtarıcıdan bekliyor. Bulduğu kurtarıcıyı yüceltiyor, yüceltince de ona yabancılaşıyor, ondan kopuyor; bu, insanın kendinden kopuşu ve gerçek anlamda nesneleşmesidir. Böylesi bir nesne, her türlü melanetin kaynağıdır artık.


Buyur, belalardan bela beğen!

Tüm bunları düşünürken, delikanlı resimlerini getirdi, göstermek için. Hep bayrak çizmiş. Türkiye’ye gitmiş, her yerde bayrak görmüş, etkilenmiş. Yüzünde müthiş bir gurur. Çizdiği bayraklara bakıyor. Her biri egemenlik haklarının bir zirvesi. Her bayrak her tuvalin en güzel yerinde dalgalanıyor, tüm diğer renkler, bayrağın rengiyle prangalanıyor. Dokunsan, ulus ayağa kalkacak. Düşünüyorum derin derin. Bayrağa sarılmış bir ulus canlanıyor içimde; tarihteki görkemini fena halde yitiren, gördüğünü sandığı gerçekte ise göremediği temel sorunların, yani gerçek körlüğün acısını ve utancını derinlemesine yaşayan, bu anlamda perişan, kader kurbanı bir ulus… Sağ gözüm seğiriyor, bir yıl ara veriyorum resim çizmeye.


129

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA