Efrîn savaşı topluma da açılan bir savaştır

Efrîn operasyonu ya da savaşı sadece Efrîn’i ilgilendirmiyor. Bu AKP’nin topluma açtığı bir savaş. Bizim özgürlüklerimize, sokağa çıkma gücümüze açtığı bir savaş. Esasen bir dost halkla barış içinde yaşama umudu yok ediliyor, ki bu büyük bir yaradır. Geleceğimiz katledilecek, bunun da farkındayım.

09 Şubat 2018 Cuma | Dizi

ZABEL MİRKAN


Kanun hükmünde kararnameyle (KHK) işinden ihraç edildikten sonra Ankara’da direnişe geçen Veli Saçılık, Türk devletinin Efrîn’e yönelik işgal girişiminin topluma açılmış bir savaş olduğunu söyledi ve ekledi: ’’Bu AKP’nin topluma açtığı bir savaş. Bizim özgürlüklerimize, sokağa çıkma gücümüze açtığı bir savaş. Dost halkla barış içinde yaşama umudu yok ediliyor, ki bu büyük bir yaradır. Geleceğimiz katledilecek.’’

AKP’nin iktidarını tahkim etme aracı olarak Efrîn’e savaş açtığını  söyleyen Saçılık, ‘’üç saatte Şam’ı alacakken on günde 5 kilometrelik bir tepeyi alarak insanlara bir zafer duygusu yaşatmaya çalışıyor. Bu sahte zaferleri, bu sahte gündemleri teşhir edebilecek bir yerde konumlanmak gerekiyor artık’’ diyor.

Neredeyse her gün polis saldırısıyla karşılaşan, sayısız kez gözaltına alınan Saçılık, sendikaların bu süreçteki tutumlarına yönelik sert eleştiriler yapıyor. Saçılık, DİSK ve KESK yöneticilerinin artık sokağa çıkmaları gerektiğini belirtiyor.


Sol ve sendikaların sessizliğini neye bağlıyorsunuz? Neden tüm bu süreçlerde bu kadar sessiz kalındı ve herkes kabuğuna çekildi?


Bir eleştiri yapmak istiyorum bu noktada. KESK’te 4 bini aşkın ihracımız var, DİSK üyesi 3 bin civarında kayyum atanmış belediyelerde işinden kıdemsiz atılmış işçi var. Ama mesela DİSK’in bu konuda bir eylem yaptığına tanık değiliz. Bu konuda bir kampanya yürüttüğünü dahi görmedim DİSK’in. Keza KESK’in de bizim gibi işinden atılan insanlar için bir mücadele yürüttüğüne tanık değilim. Ve hızla üyeleri eriyor, bir eriyiş hakim ikisinde de. AKP de bunu politikalarının temeline atıyor. 

Sendikalar bence şöyle düşünmeliydi: Eğer olağanüstü bir saldırı varsa, olağanüstü bir direniş durumuna geçmeliyiz. Eskisi gibi yönetim şekillerini belirlememeliydi sendika. Kendi sendikaları içerisinde ‘OHAL ilan edip’, tırnak içinde söylüyorum bunu, yöneticileri tamamen mücadele edecek kişiler içinden seçmeliydi, ekonomik savrukluğunu bir kenara bırakmalıydı ve sadece bu konu üzerinde eylem biçimi geliştirmeliydi. Ama sanki AKP durumu değiştirmemiş gibi, sendikalar olduğu gibi devam etmeyi tercih ettiler. Bu doğru değil.

Eğer tarihsel bir saldırı olduğunun tespitini yapıyorsanız tarihsel bir direniş sergilemeniz gerekir. Tarihsel bir direnişi de sadece sokak özelinde, sokağı kutsayarak söylemiyorum. KESK’ten eylem dışında bir söylem de göremedik çünkü. Söylem son derece önemli, insanların diline bir söylem verirseniz o er-geç eyleme dönüşür. Mesela bu konuda Demirtaş çok başarılı bir lider. Bir söylemi üretince kitleler dilden dile bunu aktarır. DİSK de KESK de keşke bir söylem üretebilseydi. Bu alana dair politika üretebilseydi. Baskı karşısında sokağı fazla kullanamasa da takdir edilebilir bir direniş sergileyebilirlerdi böylece. Bunu başaramadılar. 

Ama şunu söylüyorum ben: Eskisi gibi kitlesel mücadele verilemiyorsa biz de şahsen çıkarız sokağa. Eklemem gereken bir şey daha var. Sendikaların yöneticileri kendilerini öne çıkarmalılar artık, bedel ödemeyi göze almalılar. Ben her zaman söylerim, benim postum kimseninkinden değersiz değil, ucuz değil; eğer ben orada işimi istiyorum diyorsam herkes yapabilir bunu. Ki ben birilerinin yöneticisi olmuşsam, benim yönetici olduğum sendikada 4 bin kişi işten atılmışsa onlar için sokağa çıkmam gerekir. Artık sokağa çıkmaları gerekiyor o yöneticilerin. Daha yaratıcı, daha geniş kitlelere yayılan bir eylem tarzı düşünme zamanı geldi. Geç değil bunun için, geçiyor; ama geç değil. Hâlâ yapabiliriz. 


Kürt meselesinde Yüksel Direnişi eylemcileri arasında en çok saldırıya uğrayan isimlerden birisiniz. Sizce Kürt hareketi ve sol nasıl buluşacak?

Kürt hareketi ve sol, HDP’de bir ölçüde buluştu; ama son dönemde bir kriz olduğunu gözlemliyorum ben. Çünkü Kürt hareketi gelişkin bir hareket. Kitle olarak da, politik olarak da. Biz Türkiye sosyalistleri ise epey darız. Kendi çevremizdeyiz ve çok parçalıyız, grupluyuz. Kürt hareketiyle yan yana geldiğimizde ne yazık ki siyasal kimliğimiz çoğu zaman eziliyor, bunun sorununu yaşıyoruz. Sosyal şoven yaklaşımlarını bir kenara bırakarak söylüyorum bunu. Kürt halkı ile Türk halkının gündemini birleştirme konusunda problem yaşıyoruz esasen. Bu da sanki iki ayrı ülke var ve bu iki ayrı ülkenin iki ayrı gündemi var, anlamına geliyor.

HDP önemlidir, HDP’ye destek vermek gerekir; ama HDP içinde olmayan Türkiye sosyalistlerinin de bir araya gelip, anti-Kürtçü olmayan, halkların kardeşliğini ilke edinmiş bir şekilde birlik olarak Kürt halkıyla dayanışması gerektiğini düşünüyorum. 

Örneğin HDP işçi sınıfı hareketinden, genel emek hareketinden kendisini daha yalıtık bir yerde tutuyor; bizim sosyalistler olarak buna daha yakın bir yerde konumlanmamız gerekiyor. Açıkçası birbirimizi tamamlamamız gerekiyor. Birbirimizin kuyusunu kazan değil de, ensemizdeki yumruğun sahibinin aynı olduğunu bilerek o yumruğa karşı durabilmeliyiz, diye düşünüyorum.


19 Aralık deneyiminizden yola çıkarak, şu an en yakıcı gündemlerden biri olan hapishanelere yönelik tek tip kıyafet dayatmasıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Ecevit hükümeti, o zamanki MGK şunu hedefledi: F tipi bir yaşam. Yaptıkları bir cezaevi sistemi değildi, o F tipi yaşam dediğimiz yapılanmanın tüm topluma yayılmasıydı. Şu anda bizim bu kadar bölük pörçük olmamızın, birbirimizden uzak olmamızın nedenlerinden biri bu F tipi yaşam projesi. Kurt, kuş, arı hükümeti bunun temelini attı. Şimdi AKP hükümeti tek tip elbiseyle bu temelin üzerine bina çıkıyor. 

Ve ben bunu şöyle formüle ediyorum, onların da bunu hedeflediğine inanarak: Hücre tipi yaşam, tek tip insan. Öncelikle biz kendi yaşamlarımıza döndük. Kendi yaşamlarımız içerisinde mikro ve dayanışmadan uzak hayatlar yarattık, şimdi tek tip elbiseyle de AKP’nin gazetesini, televizyonuna takip eden; onun söylediği dışında bir şey söylemeyen, sokakta da beyni tek tipleşmiş insan yaratmak istiyorlar. Cezaevlerindeki saldırıların temelinde bu var. Dışarıda korku iklimi hakim. İnsanlar diyor: “Savaş dememeliyim, Nuriye ve Semih dememeliyim, onu dersem tutuklanırım.” İnsanları 10 voltluk tellerle çevirip hangi yöne gideceklerini belirlemeye çalışıyor AKP. Tek tip elbiseye direnişin temeli de buna direnmektir. Sadece cezaevlerindeki arkadaşlarımızın üzerine geçirilmeye çalışılan bir elbise değil tek tip, tüm topluma giydirilmeye çalışılan bir elbise. Buna karşı ortak ve güçlü bir direniş sergilememiz gerekiyor ve ben bu direnişi sergileyeceğimizi düşünüyorum. 

19 Aralık’ta bir dezavantajımız vardı, o zaman Kürt hareketi ile, İmralı sürecinden dolayı, sol-sosyalist hareketin bir yarılmışlığı vardı. Topyekûn bir direniş sergilenemedi o yüzden; ancak bugün tek tip elbiseye karşı ortaklaştığımızı görüyorum. Bu çok olumlu bir gelişme. Ayrıca cezaevlerinde ve dışarıda simgesel olarak buna direnebilecek isimler görüyorum. Mesela bugün bir Gültan Kışanak’ın, 12 Eylül’de tek tipe karşı çıkarken şu anda da cezaevinde olması bence çok önemli bir simgedir. Demirtaş’ın olması, Figen Yüksekdağ’ın olması, Ahmet Şık’ın olması; onların tek tipe karşı duruşu simgesel olacaktır. Kişiler bu tür direnişlerde belirleyici değil tabii; ama simgeler önemli. Simgeler üzerinden de politika yapabiliriz.


Her gün para cezası da alıyorsunuz. Bu ne kadar devam edecek?

Para cezası 259 lira. Şimdi torba kanun da hazırlıyorlar, hedefleri bunu 1000 liraya çıkarmak. Benim para cezam 20 bin lirayı aşmış durumda, cezası 50 bin lirayı aşan arkadaşlarımız da var. Aynı zamanda torba kanunla sürekli eylem yapanlara, kamu düzenini sürekli bozanlara tutuklama kararı da yasalaştırılacak. 


Bu yasa sizin için çıktı diyebilir miyiz?

Baktım, kesinlikle bizim için çıkmış. (Gülüyor) Şahsen itiraz da ettim para cezalarına; ama şu an kesinleşmiş görünüyor. İcralık hale geldim. Parayla da caydırmaya çalışıyorlar. Bu gerçekten zor bir durum. Küçük bir birikimin varsa, ya da küçük bir arabam var mesela benim, ona el koyacaklar şimdi. Bir taraftan para cezası beni caydıramaz, tutuklanacak olmak keza. Bunun böyle belaltı yapılıyor olması, gayriahlâki olması can sıkıcı. Gerekçe olarak da emre itaatsizlik diyorlar. Bir kere ben senin memurun değilim, işimden atılmışım. Askerin değilim, polisin değilim. Hangi emrine, neden itaat edeyim? Ben sıradan bir vatandaşım. Vatandaşı asker olarak görmek istiyorlar. Umarım AİHM’den döner bu cezalar ve kararlar; ama AİHM de artık benim için bir insan hakları mahkemesi değil. O bir ticaret mahkemesi artık.


Siz açlık grevine alternatif bir eylem olarak da bir direniş sergilediniz belki de, böyle bir direnişi sürdürerek. Veli’nin direnişini nasıl değerlendirirsiniz? İnsanlar tweet atmaktan bile korkarken siz her gün sokaktasınız?

Eylemi şahsi yapmadım. Acun hocamız var, Esra var, Mehmet var. Sokak geliştikçe devletin ceza verme gücü azalıyor. Sayımız arttıkça bize olan yönelimi azalıyor, sayı azaldıkça bize olan yönelimi artıyor. Tweet atma meselesinde de öyle, birkaç kişi bir şey yazdığında tutuklanabiliyor; ama milyonlarca insan aynı tweeti attığında bu ceza sistemi kırılıyor. Demirtaş’ın söylediği bir söz var: “Cesaret bulaşıcıdır.” Aslında gösterilmek istenen şey bu: Cesaret bulaşıcıdır ve bulaşmak zorundadır. Bodrum’da direnişte olan Engin Karataş öğretmenimizin bir sözü var, diyor ki: “Ben dünyanın en korkak insanıyım. AKP öğrencilerimi elimden aldı, geri vermemesinden korkuyorum. Ülkenin hep böyle yönetilmesinden korkuyorum, o yüzden sokağa çıkıyorum.” Bence korkularımızı bir teraziye koymalıyız. Kısa süreli, bir yıl-iki yıl, cezaevinde kalmaktan mı yoksa yarın çocuklarımızın boğazının kesildiği, tamamen Hitlervari SS’lerin sokakta gezdiği bir toplumdan mı daha çok korkuyoruz? Bence korkularımızı teraziye koyalım ve gelecekte daha çok korkmamak için bugün biraz cesaretli olalım. 


Efrîn işgaline karşı neden yeterince ses çıkmıyor? TTB üzerinden savunularak eksen kaysa da neden hâlâ savaş karşıtlığında ısrar edilemiyor?

Tutuklatacaksın beni. (Gülüyor) Öncelikle Efrîn operasyonu ya da savaşı sadece Efrîn’i ilgilendirmiyor. Bu AKP’nin topluma açtığı bir savaş. Bizim özgürlüklerimize, sokağa çıkma gücümüze açtığı bir savaş. Esasen bir dost halkla barış içinde yaşama umudu yok ediliyor, ki bu büyük bir yaradır. Geleceğimiz katledilecek, bunun da farkındayım. AKP’nin, sesimizin çıkmasını bu kadar engellemeye çalışması, TTB gibi bir örgütün, naif, “Biz yaşatmaktan yanayız” gibi bir cümlesini bile kriminalize etmesi aslında muhalefeti susturmaya yönelik. 

Sokağa neden çıkamıyoruz? Polis teröründen dolayı çıkamıyoruz. Sesimizi neden yükseltemiyoruz? Mahkemelerin ve savcıların üzerimize çullanmasından dolayı yükseltemiyoruz. İnsanlar organize bir biçimde tutuklandığı için çıkamıyoruz. O yüzden Efrîn meselesi sadece Efrîn değildir. Efrîn, hem Diyarbakır’dır hem Ankara’dır, hem İstanbul’dur. Şu anda bunu bir seçim propagandası ve kendi iktidarını tahkim etme aracı olarak kullanıyor. Diğer burjuva partileriyle de bunun etkisini arttırmaya çalışıyor. CHP’nin milliyetçiliğine oynuyor, MHP’yi zaten yanına almış durumda. AKP’li olmayan herkes terörist zaten. 

CHP’nin önüne bir ikilem koyması gerekiyor: Özgürlükten mi yanayız, diktatörlükten mi? Özgürlüklerden istifa ederek işçilerin haklarını kısıtlayan tarafta mıyız? Özgürlük mü istiyoruz, esaret mi? Efrîn meselesi bir iç meseledir çünkü, dedikleri gibi bir “sınır ötesi” mesele değil. AKP’nin bize çizdiği sınırları kırmamızın zamanıdır.


Konu CHP’ye gelmişken, CHP ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Kılıçdaroğlu operasyona destek veriyor ama bir yandan da kürsüden TTB’nin açıklamasını okuyor?

CHP’nin durumu zor. Bir taraftan cumhuriyetin kurucu partisi, içinde milliyetçi damarlar çok yaygın bir biçimde var; ama diğer yandan da kendi içinde sosyal demokrat olmak zorunda ve aynı zamanda AKP’ye muhalif olmak zorunda. AKP’ye muhalifseniz zaten teröristsiniz, kural bu. HDPKK diye, HDP’yi kriminalize ettiler ve şimdi de CHPKK diyerek CHP’yi kriminaliz etmeye ve içindeki tüm sol unsurlara saldırmaya çalışıyorlar. Ordu deyince, güvenlik deyince CHP’deki milliyetçi refleksler ortaya çıkıyor; ama demezse de bu sefer vatan haini ilan edilecekler. Halbuki CHP kendini bu ikilemden sıyırabilseydi, yani AKP’ye cepheden karşı durup, Yenikapı ruhu gibi şeylere aldanmasaydı; AKP cumhuriyeti yıkıyor deseydi, tüm taktikleri ve Efrîn operasyonu da bunun bir parçasıdır deseydi bu denklemin içinden çıkabilecekti. Ama kendisini sürekli devletin sorumluluğunu taşıyan bir parti olarak konumlandırarak bir çıkmaza soktu. 

TTB’nin tasfiyesi, hekimlerin tutuklanması demek aslında CHP’nin içindeki sosyal demokratların da biçilmesi demekti. CHP tabanının yok edilmesi yani ve CHP bunun farkında; ama bir yandan da savaşı destekliyor. Sürekli bir tutarsızlaştırılma içerisinde CHP ve bu da AKP tarafından bilinçli bir şekilde yapılıyor. TTB’ye yapılan saldırıdan sonra AKP adı gibi biliyordu CHP’nin içindeki sosyal demokratların hekimlere sahip çıkacağını. Eğer CHP kendisine sosyal demokrat diyecekse bu sosyal demokrat bir duruşla olur ama, söylemle değil. Bunu da sosyal demokrasiye bayıldığım için söylemiyorum, sosyalistim sonuçta; ama ne olursa olsun tavrınızı açıkça ortaya koymak zorundasınız. Askerimiz ölmesin diyorsanız o askerin ölmemesi için elinizden geleni yapmanız gerekiyor ki insanlar size güvensin, muhalefetinize inansın. 

Suriye’yi tarumar edenin kim olduğunu biliyoruz, bu tarumardan sonra güvenlik önlemi alıyoruz diyenin yanında duramazsınız. AKP 2013’te barış süreciyle ilgili olumsuz bir söz söyleyene kan içiciler diyordu, şimdi savaşa karşı çıkana terörist diyor, tutukluyor. AKP’nin tercihlerinin sonucu AKP’yi ilgilendirir. Biz AKP’nin gündemine neden tabiyiz? Bizim kendi gündemimiz olması gerekiyor. Sosyal demokratlar bunu ortaya koyamıyor, sosyalistler koymak istiyor ama güçleri yetmiyor, AKP ise topluma sadece militarizm veriyor. Üç saatte Şam’ı alacakken on günde 5 kilometrelik bir tepeyi alarak insanlara bir zafer duygusu yaşatmaya çalışıyor. Bu sahte zaferleri, bu sahte gündemleri teşhir edebilecek bir yerde konumlanmak gerekiyor artık.






En komik suçlama


F tipine karşı açılan davada İBDA-C, Hizbullah ve diğer tüm sol örgütleri de sayarak onlara üye olmakla suçlamışlardı. Bunların mahkemeleri de komedi çünkü. Mesela bana diyor ki “Siz İnsan Hakları Anıtı önünde durmak suretiyle yasadışı eylem gerçekleştirmişsiniz, elinizde ‘İşimi geri istiyorum’ dövizi varmış.” Ben hakime soruyorum “Bu suç mu?”, bana soruyu ben soruyorum diyor. Bunun suç olmadığını biliyorsunuz diyorum. O anıtın önünde binlerce, onbinlerce kez eylem yapıldı. Diyor ki neden o anıtı seçtiniz, bunu size örgüt mü söyledi? Ben İnsan Hakları Derneği üyesiyim, aynı zamanda eski yöneticisiyim. Ankara’da burayı neden seçtiniz sorusu artık komik bir soru. Sonra şunu söyledim: “Ben artık savunma yapmayacağım çünkü benim yaptığım suç değil, benim varlığım suç sizin için. Siz benim varlığımı sorguluyorsunuz. Varlığımla karşınızda durmaya devam edeceğim. Savumayı reddediyorum.” Komik mi? Bir tarafıyla komik; ama trajik de.


627

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA