Türkiye karanlığa teslim ediliyor

Yayınlanan KHK’ler sonucu şimdiye kadar 114 bin kamu çalışanı ihraç edildi. İdari işlemlerle açığa alınanlar, sözleşmeleri feshedilenlerin sayısı dikkate alındığında bu sayı 130 bini geçiyor. İhraç edilenlerden 5 binden fazlası KESK üyesi, 3 bin 500 TTB üyesi hekim, 3 bin TMMOB üyesi mimar ve mühendis.

03 Ocak 2018 Çarşamba | PolitikART

Kenan KIRKAYA


Türkiye, İstanbul Reina katliamı ile başlayan, bütün yönetim kurallarının alt üst edildiği, toplumun cendereye alındığı ‘kabus dolu’ bir yılı geride bıraktı. Üstelik yıl sonunda yayınlanan ve baskı atmosferini tamamlayan son iki KHK ile ne yazık ki önümüzdeki yılların da bir o kadar karanlık olacağının işaretleri veriliyor. Bu karanlığı dağıtacak tek güç, kuşkusuz bütün engellemelere ve saldıra rağmen Kürtlerin 2017 Newroz’unda ortaya koyduğu tutum ve halen teslim alınamayan toplumsal dinamikler oldu. 

Aslında bu hikayenin 2017 yılından çok öncesine dayanan bir geçmişi var. Tarihte ve toplum sosyolojisinde hiçbir şey kendiliğinden ve bir anda ortaya çıkmaz. Yaşanan her gelişme bir birikim sonucudur ve geçmişte yaşananlarla ortaya çıkmıştır. 


Kürt sorunu üzerinde yaşanan çürümenin sonuçları

Onlarca yıldır Kürt coğrafyasında yaşanan çatışmaların, inkar ve katliam politikasının iktidardan başlayarak toplumu çürütmesinin sonuçlarını yaşıyoruz. Geldiğimiz aşama AKP’nin de Kürt sorunu üzerinden toplumu sevk ettiği çürümenin sonuçlarıdır. AKP, ”Sorgulanamaz ve mutlak bir iktidar inşası” için kolları sıvadığında esas olarak Kürt sorunundaki inkar üzerinden gelişecek olan itirazsızlığa güveniyordu. Ya da gelişebilecek kimi itirazları da bu mesele üzerinden bastırmayı amaçlıyordu. Nihayetinde öyle de yaptı. 

2009 KCK operasyonları ile başlayan süreç ve önce cemaat yapılanmasının palazlandırılması, 2013 Aralık operasyonları ile cemaatin etsizleştirilmesi yoluna da yine bu sorun üzerinden gidildi. PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın adım adım görmesine ve uyarmasına rağmen, zemini hazırlanan 15 Temmuz 2016 darbe girişimi hakikaten ifade edildiği gibi ”Allah’ın lütfuna” dönüştürüldü. Daha önceki deneyimlerinden darbe gerçekliğini bilen toplum, bütün kesimleriyle karşı çıktığı 15 Temmuz sürecini bertaraf etti. Övünmek ve kendimize pay çıkarmak gibi olmasın ama darbeyi ilk haber veren basın kuruluşu, daha sonra darbe gerekçesiyle kapatılan DİHA olmuştu. Burada mesele devrimin kendi evlatlarını yemesi meselesi değil. Zaten ortada ne bir devrim var, ne de onu yaratan evlatları. Ortada her ikisi de topluma yönelmiş, vahim bir darbe ve darbeyi bir başka darbe ile bertaraf eden bir durum var. Aslında darbe tam olarak bertaraf edilmedi, süreklileştirildi. 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL, 15 Temmuz’da başarılmayanı başarma girişimi olarak ortaya çıktı. 23 Temmuz’da yayınlanan ilk KHK’den bu yana geçen bir buçuk yıl içerisinde toplam 30 KHK yayınlandı. 30 gün içerisinde TBMM’de görüşülmesi gereken bu KHK’lerden sadece 5’i mecliste görüşüldü.  



Muhalifler hedefte

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Başbakan Binali Yıldırım, dönemin Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş gibi hükümet yetkililerinin değişik dönemlerde ”OHAL en kısa sürede kalkacak onu biz devlet yönetimine karşı ilan ettik” sözlerine rağmen, KHK’ler ile hayatın her alanına ilişkin düzenlemeler yapıldı. Çünkü bu açıklamalara karşı, Cumhurbaşkanı Erdoğan, ”Ne kaldırılması, ne kadar gerekiyorsa OHAL o kadar sürecek” şeklinde açıklamalarda bulunmuş, bu işte kimin ”patron” olduğunu göstermişti. Devam edecek denilen KHK’lerin bilançosu da ağırlaştı. 

O tarihten itibaren yayınlanan KHK’ler sonucu şimdiye kadar 114 bin kamu çalışanı ihraç edildi. İdari işlemlerle açığa alınanlar, sözleşmeleri feshedilenlerin sayısı dikkate alındığında bu sayı 130 bini geçiyor. Darbe iddiasıyla yayınlanan bu KHK’ler ile sadece iktidarın eski ortakları FETÖ yapılanması hedef alınmıyor. Aksine geçmişte FET֒ye açık destek verenler, ”hoca efendi” diyerek onu yere göğe sığdırmayanlar halen bu ülkeyi yönetmeye devam ediyor ki bu kişilerden biri de yeni dönemin ”hızlı reişçilerinden” Süleyman Soylu. Geçmişte Gülen’e toz kondurmayan Süleyman Soylu ödüllendirilerek İçişleri Bakanı yapılırken, FETÖ ile mücadele gerekçesiyle yayınlanan KHK ve ilan edilen OHAL ile barış akademisyenleri görevden atıldı, soruşturmaya maruz kaldı ve halen yargılanıyor. İhraç edilenlerden 5 binden fazlası KESK üyesi. 3 bin 500 TTB üyesi hekim, 3 bin TMMOB üyesi mimar ve mühendis aynı KHK’ler ile işinden uzaklaştırıldı. Yaklaşık 30 bin işçiyi ilgilendiren 5 ayrı grev OHAL gerekçesiyle iptal edildi. 


350 kanunda değişiklik yapıldı

KHK’ler ile yaklaşık 350 kanunda değişiklik yapıldı. Düzenlemeler hayatın her alanıyla ilgili ve anayasa değişikliği sonrasında beklendiği gibi meclis tümüyle devre dışı bırakılarak gerçekleştirildi. İhraçlarlar, görevden almalar, TSK’yi yeniden yapılandırma, yeni bankalar kurma gibi işlevi olan KHK’ler ile ”kış lastiği, izdivaç programları, lazer epilasyon merkezlerinin durumu, yaz saati” gibi konularda da düzenlemelere gidildi. Sadece OHAL ile ilgili olarak çıkarılması gereken KHK’lerin, bu tür konularla sınırlı kalması daha sempatik geliyor. Oysa bütün bir yılın finali niteliğinde çıkarılan son iki KHK’deki iki kritik düzenleme, sadece bugünle ilgili değil, bundan sonra da fazlasıyla kaygılanmamız için yeterli bir geçerekçe. 


Son iki KHK’nin söyledikleri

Son olarak çıkarılan KHK’lerden biri, ”Terörü bastıran sivilleri cezadan muaf tutan” düzenleme, bir diğeri de her ne kadar işkence adası Guantanamo üzerinden refere edilse de 12 Eylül, 12 Mart dönemlerinde hayata geçirilmeye çalışılmış, Hitler, Mussolini’den miras alınmış, DAİŞ’in infaz için kullandığı yöntemlerden biri olan ”tek tip kıyafet” düzenlemesi oldu. Aslında her ikisi de birbiriyle bağlantılı bu düzenlemerden tek tip kıyafet düzenlemesi, yaklaşan ”yeni sisteme geçiş seçimleri” öncesi tansiyonu yükseltmeye yönelik bir girişim. Zira özellikle siyasi tutsakların bunu kabul etmeyeceği biliniyor ve cezaevlerinden başlatılacak böyle bir gerginlik tüm topluma yayılmak isteniyor. 

Yine aynı düzenleme düşünüldüğünde (695-996 nolu KHK’lar), Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 2018 yılında yapılacağını öngörmek daha kolay. ”Sivillere cezasızlık” ile tam da ilkiyle bağlantılı çıkarılacak gerginlik üzerine, 15 Temmuz ve sonrasında görmeye çalıştığımız ”silahlandırılmış kontrolsüz sivillerin” sokağa salınması amaçlanıyor. Bu yüzden de bu sivillere ”cinayet serbest ve siz yaptıklarınızdan mesul olmayacaksınız” deniliyor. Ayrıca bunu Hitler dönemindeki SS yapılanmasının resmileştirilmesi olarak da okumak mümkün. Ayrıca konuya ilişkin yürütülen bilinçli tartışmalar ”sivillere cezasızlık” meselesini önceleyerek adeta tek tip kıyafet konusundaki itirazlar görünmez kılınıyor. 


Referandumun doğal sonuçları

Bunların tamamı AKP-MHP ortaklığı ile mecliste yapılan yeni anayasa değişikliklerinin doğal sonucu. Aslında bu gidişat söz konusu değişikliği beraberinde getirdi ve buna dayanılarak da böyle bir sonuç yaratılıyor. 21 Ocak tarihinde muhalefet milletvekillerine şiddet uygulana uygulana meclisten geçirilen Anayasa değişikliği 16 Nisan’da referanduma gönderildiğinde, bu durum kısmen öngörülüyordu. Toplum da büyük oranda bunu gördüğü için, bütün iktidar olanakları seferber edilip, muhalefetin bütün yönleriyle kuşatılarak, en önemli dinamiklerden biri olan HDP saldırılar ve operasyonlarla mecalsiz bırakılmasına rağmen, toplum bu değişikliğe ”Hayır” demesini bildi. Ancak YSK’nin devreye girmesi ile yüzde 51’lik bir sonuç ile referandum ucu ucuna Erdoğan lehine sonuçlandırıldı.



Halk iradesine ipotek

Bu açıdan sadece gasp edilen ve el konulan TBMM yetkisi olmadı, halk iradesi bütünüyle hedef alındı. Bu da ilk olarak Kürtlerin iradesinin gasp edilmesi, yok sayılması üzerinden gelişti. Yıl içerisinde BDP’nin 2014 yerel seçimlerinde büyük bir başarıya imza atarak kazandığı 106 belediyeden 94’üne kayyım atandı. Kayyım uygulaması da ilk olarak Kürtlere karşı ironik bir tarih olan 11 Eylül’de hayata geçirildi. Böylece BDP’nin kazandığı 2 milyon oy yok sayıldı, 2 milyon seçmenin iradesine ipotek konuldu. Zaten HDP Eşbaşkanları ve milletvekillerinin Kasım 2016 darbesi ile tutuklanması sonucu 6 milyon seçmenin oyu yok sayılmıştı. 

Kayyımların atanması ardından tutuklanan 68 belediye başkanı halen cezaevinde, 11 eşbaşkan ceza aldı. Tutuklanan belediye başkanlarının yüzde 57’si kadın eşbaşkanlarından oluşuyor. Ayrıca HDP’de vekilliği düşürülen 5 vekilden 4’ü de kadın vekillerden oluşuyor. Bin 275 meclis üyesi ve 130 il genel meclis üyesinden 500’ü görevden alındı, 81’i tutuklu. Kürtlerin elindeki belediyelere atanan kayyımlarla birlikte bu belediyeler bünyesinde çalışan 26 bin 144 kişiden 3 bin 33’nün işine son verildi. Kayyımlardan sonra Kürtçe tabelalar indirildi, Ehmedê Xanî, Tahir Elçi, Ceylan Önkol, Orhan Doğan adına açılan parkların adları kaldırıldı, heykelleri söküldü. 


CHP’nin adaleti gitti yürüyüşü kaldı

 Bu işin sadece Kürtlerle sınırlı olacağına inan ve buna destek veren CHP’de bu işten nasibini aldı. Mayıs 2016 tarihinde dokunulmazlıkların kaldırılmasına ”anayasaya aykırı olmasına” rağmen destek veren CHP müssebibi olduğu bu olayın mağduru haline geldi. CHP Milletvekili Enis Berberoğlu 14 Temmuz 2017 tarihinde ”MİT Belgeleri” davası nedeniyle ağır cezaya çarptırılarak tutuklandı. HDP’lilerin tutuklanmasına karşı kılı kıpırdamayan CHP, bunun üzerine 15 Temmuz’da ”Herkes için adalet” sloganı ile Adalet Yürüyüşü’nü başlattı. CHP’nin konuya ilişkin ”pratik özeleştirisi” olarak nitelendirilen bu yürüyüşe toplumun birçok kesimi destek verdi. Ankara’dan İstanbul’a doğru yapılan 450 kilometrelik yürüyüşün Demirtaş’ın tutuklu bulunduğu Edirne’de sona ermesine yönelik talepler ve beklentiler arttı. Ancak CHP, klasik tutumunu takınarak bütün beklentileri boşa çıkardı. Böylece önemli bir ittifak zemini heba edilmiş oldu.

CHP’nin bu ”kendine demokrat” tavrı nedeniyle cesaretlenen iktidarın kayyım atamaları, en sonunda CHP belediyelerine kadar vardı. Kayyımlar daha sonra ”başarısızlıktan sorumlu tutulan” AKP’li belediyelere kadar uzandı. Ankara ve İstanbul başta olmak üzere, referandumda oyları düşen AKP’nin önemli belediye başkanları istifaya zorlandı. Kürtlere yönelik getirilen baskılardan ”hemen herkes günü geldiğinde” nasibini almaya başladı. 



Baskı ağır ama…

Sonuç olarak; kurulan her baskı sistemi en ufak itiraza bile kapalıdır. Bu sistemlerin dayanağı, bisiklet teorisidir. Duraksamak, düşmek demektir. Bu nedenle baskı sisteminin gevşemesi, esnemesi, geriye adım atması mümkün değildir. Bu sistem her geçen gün uyguladığı yöntemleri biraz daha sertleştirmek mecburiyetinde hisseder ve ömrünü de zaten böyle tamamlar. Bu baskı sistemine karşı ancak mücadele edilebilinir. KHK ile ihraç edilen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, buna karşı çıplak bedenleri ile mücadele başlattıkları andan itibaren hedef haline geldiler. Sistem kendisine itiraz eden bu insanları düşman olarak kodladı, yine kendi mekanizması üzerinden onları ”terörist” olarak damgalayarak etkisizleştirmeye çalıştı. Gülmen ve Özakça uydurulan kimi iddialar üzerinden tutuklandılar. İçişleri Bakanlığı her iki ismin de terörist olduğuna ilişkin broşür dağıttı. Bütün zorlamalara rağmen Semih Özakça’ya ceza verilemedi ve Özakça beraat etti. Ama olsun. Siyasetçileri ”Siz bittiniz” diye tehdit eden, ”Kürt hareketini bitireceğini” iddia eden ve tehdit dilini ilk olarak Kürt siyasetçiler üzerinden kuran İçişleri Bakanlığı bir kez bu isimleri terörist ilan etmişti! Zira itiraz edecek olan herkes aynı yaklaşımdan nasibini aldı. Pek bir siyasi yaklaşımı olmayan Barbaros Şansal gibi bir magazin figürü bile 2017 yılına girerken adeta bugünleri görmüş gibi bir video paylaşmış ve baskıya kendi lisanınca tepki göstermişti. Şansal Kıbrıs’tan sınır dışı edildi, Türkiye’ye gelirken lince uğradı ve ardından tutuklandı. 

5 Temmuz’da ”casus oldukları” yönünde AKP medyasında çıkan haberler üzerine, hak savunucular da Büyükada’da yaptıkları toplantının basılmasıyla birlikte tutuklandılar. Ardından aynı medya Osman Kavala’dan da yine bir ”soros” yaratarak tutuklanmasını sağladı. ABD Konsolosluk çalışanı Metin Topuz ise Zarrab ile ilişkili olduğu için değil, Zarrab davasına karşı bir koz olarak 25 Eylül’de gözaltına alınıp tutuklandı. Üstelik sistem hepsini meşrulaştırdı. Öyle ki, 74 yaşındaki Ahmet Türk, Şubat ayında serbest bırakıldığında, ”bir hukuki karar vererek onu serbest bırakan yargıçlar” Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hışmına uğradı. Mesaj açıktı: Sesini çıkaran herkes susturulacak, Cumhur-başkanı ne derse o yapılacak, ”hukuk uygulamaya kalkanlar” sadece azar işitmeyecek, FETÖ ve darbeci damgası yiyerek yanmayı göze alacak!


Umut da var

2017 yılı faşizmin kurumsallaşmasını sağlamaya çalışanlar için önemli bir atılım yılı oldu. Adım adım bu ortam inşa edildi. Buna karşı sönük de olsa bir itiraz olduğu görülüyor. Ayrıca bu itirazı dillendirmenin yolları da kapalı. Bu, kendi içinde güçlü bir itiraz olarak ortaya çıkacak bir birikmişliği de beraberinde getiriyor. Ayrıca, son bir yılda tutuklanan en az 60 insan biat etmiyor. Yargılayanlar ile yargılananlar yer değiştirmiş durumda. Bunca karanlığa rağmen umut bu direniş dinamiğinde.


443

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA