İlk kalaşnikofun HİKAYESİ

Silah arıyoruz, bulamıyoruz. Qamişlo’da halen sağdır, Yusufe Gulo vardı, duydukki onda bir kalaşnikof var. ‘Devrim için götürüyoruz, savaşacağız’ dedik. Castro’nun yaptığı gibi ‘Yusuf bizde sana bir kağıt veririz. Devrim olduktan sonra ya kalaşnikofunu ya da bedelini sana veririz’ dedik. Güldü velhasıl aldık. O silah Rojava’dan bize devrim için verilen ilk silahtır.

07 Aralık 2017 Perşembe | Dizi

Hazırlayan: MURAT ALPAVUT



Mardin’in Dêrik kazası Aşağı Germik (Germika jêr) Türkçe ismiyle Aşağı Ilıca’da köyünden olan Ahmet Aktaş, liseye kadar Mardin’de okur. 1973 yılında yüksek okul için Ankara’ya giden Aktaş’ın arayışları onu Abdullah Öcalan ile buluşturur. Apocu hareketle tanışıklığı ardından Kürt özgürlük mücadelesi içerisinde aktif olarak yer alan Aktaş, Kürdistan’daki ilk örgütlenmelerden PKK’nin kuruluşuna, darbe sonrası geri çekilme ve silahlı mücadelenin başlangıcına kadar önemli dönemlere tanıklık eden bir isim. PKK’nin Kürdistan’daki ilk silahlı birlikleri içerisinde yer alan 65 yaşındaki Ahmet Aktaş, kardan dolayı her iki bacağını dizden aşağı kaybetmiş. “Partinin kuruluşun kaçıncı yılıysa ben o yaştayım” diyerek, PKK’yle doğduğunu vurgulayan Aktaş, Ankara’dan başlayarak adım adım ilk örgütlenmeden kuruluşa, ilk silahın alınmasından silahlı mücadelenin başlangıcına, ilk  kurşunun yarattığı heyecandan günümüze, tanıklığını anlattı. Sözü, Aktaş’a bırakıyoruz. 


Ankara’da ilk arayış

1970’ler siyasal gelişmelerin en hızlı, en çetrefilli, kavgalı, dövüşlü olduğu dönemdi. Herkes gibi ben de arayış içerisindeydim. Ankara’ya üniversite sınavlarına girmek için gitmiştim. 1973’te Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisini kazandım. 1977 yılında üniversiteyi bitirdiğimde geri dönmek niyetindeydim. O dönem herkes bir arayış içindeydi. Çok değişik devrimci gruplar vardı. Bizler de 15-20  kişilik bir çevreydik. Sadece Mardin çevresi. Ancak diğer çevrelerden Kürt gençlerini de sayarsak çok kalabalık bir öğrenci ya da değişik Kürt gençlik çevresi vardı. Arayış içindeydik. 1975 yılında Apocu grupla bir görüşmemiz oldu. Bir arkadaşımız geldi ve ‘Değişik bir grup var. Neredeyse bizim aradığımız grup odur’ dedi. Aslında arayışımızın özcesi şuydu: ‘Kürt halkından bahseden kim?’ Biz, onu arıyorduk. Bazı gruplar Kürtlerden bahsediyordu ama ‘Kürtler de Türkiye devrimi ile kurtulur’ diyorlardı. Bu bizi tatmin etmiyordu. 



Öcalan’la ilk görüşme

Bir arkadaş geldi ve bize ‘Herhalde aradığımız O’nda var dedi. ‘Nerede?’ dedik. ‘Siyasal Bilgiler’de okuyor ben onların kafeteryasında gördüm. İsmi Apo’dur. Abdullah’a Apo diyorlar. Onun grubuna ise Apocu diyenler de var’ dedi. Tanışmak istedik. Bir hafta geçmedi, geldi. Genç biriydi, konuştuk. İlk görüşmemiz böyle 1975 yılında oldu. Yaklaşık yedi sekiz kişi Ankara Yenimahalle’de bizim evde ilk görüşmemizi yaptık. İlk görüşmemizde birbirimizi tanımıyorduk, temkinliydi. Bizde bir şey görmüştü ki bizi bırakmadı. Sonra başka arkadaşlar da geldi. Anlatmaya devam ettiler. Mehmet Hayri Durmuş, Mazlum Doğan, Duran Kalkan geldi, hepsi orada okuyorlardı. Sonra Cemil Bayık, ardından Mustafa Karasu ve Kemal Pir de geldi. Başkan’da geliyordu tabii. Birkaç günde bizim evde beraber kaldık, daha iyi tanıdık. Liseden hatta ilkokuldan tanıştığımız, bilinçli bir arkadaşımız vardı. İzmir’de kalıyordu. Marksizmi okuyup yutmuş bir arkadaştı. Onu çağırdık, bizim evde birlikte tartıştılar. O tartışmadan sonra kararımızı verdik. 


Nasıl Apocu oldular?

Okul arkadaşımız dediğim kişi Fuat Önen’di. İlk tartışmada Başkan onu Kürdistan’a çekiyordu. ‘Ben de Marksist’im sende ama bunu Kürdistan’a nasıl uygulayacağız?’ diyordu. Biz baktık Fuat, Kürdistan’ı bilmiyor. Başkan’ın bildiğinin yüzde birini bile bilmiyor. Türk solu içinde kalmış, popülizme kaymış ancak Başkan’da yani o dönemki ismiyle Abdullah da yok öyle bir şey. Daha çok ‘Kürdistan’da biz nasıl devrimcilik yapacağız, Kürdistan’a nasıl uygulayacağız, derdi o. Bu tartışmadan sonra arkadaşlarla karar verdik. Çünkü onlar hem Marksizmi hemde Kürdistan’ı çok iyi tanıyorlar ve gerçekten canı gönülden çalışıyorlardı. Kararımızı verdik. 


Kürdistan’a giriş

1977’nin sonuydu. Okulu bitirmiştim. Dikmen’de bir toplantı vardı. Aslında tam karar verilmemişti dönüş için. Önderlik daha çok ülkeye gidip gelen herkesten bilgi istedi. Mehmet Hayri Durmuş ve Kesire Yıldırım yanıma geldiler ve ‘Ülkeye ilişkin karar aldık hepimiz ülkeye Kürdistan’a gideceğiz. Burada belki bir iki arkadaş kalacak ama diğerleri hepimiz gideceğiz. Siz de gelmek istiyorsanız gelin’ dediler. Bir ay geçmeden herhalde 77’nin sonuydu karar verdik, Kürdistan’a geçtik. 

Ben geldim direkt Mazlum Doğan arkadaşı gördüm Mardin’de. Haki Karer arkadaş Antep’e, Mazlum’da Batman’a gidiyor yer değiştiriyorlardı. Bu arada Önderlik benle Ferhat Kurtay arkadaşı Diyarbakır’a çağırdı. Kongreden hemen sonraydı. Tabii Diyarbakır’da meşhur Günaydın apartmanı vardı. Biz gittik o eve Ferhat arkadaş ve isminden bahsetmek istemediğim birisi daha. Evde Başkan, Kesire ve Mazlum Doğan vardı. Fakat Başkan, Kesire’yi almadı toplantıya. 3-4 saat kaldık orada. Sonra Ferhat arkadaş ‘parti kurulmuş’ dedi. Önderlik, bize söylememişti. 



Her zaman Kürtçe isim kullanıldı

Bir gün Ferhat’la, Mehmet Hayri Durmuş ellerinde bir torba geldiler. Ferhat gülüyor tabii. Çok hoş, güleç, şakacı bir arkadaştı. Hayri arkadaş da gülüyordu. Hayri arkadaş, ‘Biz kararlaştırmışız Kürtçe’yi en iyi siz iki arkadaş biliyorsunuz. Parti ismi başta olmak üzere biz tartışmışız ama kararlaştıramamışız. Ama ağırlıklı düşünce Kürdistan İşçi Partisi (PKK). Fakat Kürtçesini tam kararlaştıramadık. Onun için başta isim olmak üzere hepsini Kürtçeye çevireceğiz’ dedi. Biz zaten karar almıştık. Bundan sonrada partinin Türkçe ismi yani Kürdistan İşçi Partisi hiç kullanılmayacaktı. Öyle bir isim hiç çıkmadı. Hep PKK oldu.  

Halk hızla harekete yöneliyordu. O dönemde birçok alanda artık mahkemeler filan durmuştu. Nerdeyse herkes kendi davasını arkadaşlara getiriyordu. Bu durum büyümüş olsaydı devlet iflas edecekti. 12 Eylül gerçekleşti. Bir çok örgüt dışarıya çıkmak zorunda kaldı. Bizim hareket ise dönmek üzere Ortadoğu’ya çıktı. Önderlik daha önce çıkmıştı. 12 Eylül’den bir yıl öncesinde hazırlık vardı. 79’da gidilmişti. Bazı örgütlerle Filistinlilerle ilişkiler vardı. Kemal Pir’ler bu dönemde gidip gelmişti zaten. 


Rojava’da hangi koşullarda kalındı?

Ancak orada da rahat değildik. Bizim aleyhimizde o kadar propaganda yapılmıştı ki ancak birkaç arkadaşın akrabası vasıtası ile kalabiliyorduk Rojava’da. İşte ‘Bunlar talancıdır, kumarbazdır, içkicidir vs.’ bir sürü iftira atmışlardı. Bunu yapanlar DDKD, KUK, Özgürlük Yolu’ydu. Mesela Kemal Burkay rahat rahat prens gibi orda yaşıyor. Ama yavaş yavaş arkadaşların hiçte öyle propaganda yapıldığı gibi olmadığını gördüler. 

O dönemki zindan direnişleri çok etkili oldu. Arkadaşların direnişi ve savunmaları hepsi Arapça’ya çevrildi. Tabii bütün bunlar en az iki yıl sürdü. Deyim yerindeyse tırnakla kazıyarak başarıldı. Bütün hazırlıklar Filistin’de oldu. Diğer grupların paraları vardı. Bizim paramız yoktu. Ancak bazı yurtsever kaçakçılar bizim grupları Ortadoğu’ya geçiriyordu. 


Mehmet amcanın katkıları

Mardin Dêrikli Haci Muhammed olarak bilinen Mehmet Er o dönem yüzlerce arkadaşı sınırdan geçirdi. Köln’de geçtiğimiz yıllarda yaşamını yitiren Mehmet amcanın oğlu Hasan Er de şehit. Onu tanımayan yoktu. Önderlik de çok seviyordu onu. Bir de uzman olmuştu sanki o mayınlarla oynuyordu. Nerede bir mayın varsa sanki yumurta topluyor gibi topluyordu. O mayınlarda işe yaradı daha sonra, arkadaşlar onları ülkeye götürüp kullanıyorlardı. Bugün bu gelişmeler ortaya çıkmışsa o zor şartlarda yaratılan ürünler, değerlerdir. Kolay yaratılmadı hiç bir şey. Hepsi Önderliğin hem teorik hem pratik çabaları sonucuydu. Her şeye öncülük ediyordu. 

Filistinlilerle görüşme eğitim yaptırma, silahlanma, o ruhu oluşturma. Bunlar kolay şeyler değildi. Diğer Kürt grupları, Türk solları hepsi harıl harıl çalışıyor, beş on kuruş bulayım pasaport çıkarayım, yurt dışına kapağı atayım derdindeydi. Bizimkiler tam tersini yapıyordu. Nasıl Filistinlilerin yanında biraz daha eğitim alırım, nasıl bir yol, silah bulurum da geri dönerim düşüncesindeydiler. 


Çantadaki 37 bin Mark

Filistinliler az bir maaş veriyorlardı. O maaşın birikimi, bize biraz faydası oldu. Avrupa’da da para yoktu. Çok az geliyordu. Bunu ilk olarak söylüyorum; 1982 yılıydı. Paramızın hepsi Başkan’da bir çanta vardı, oradaydı. Yanılmıyorsam o zamanki para 37.000 Mark gibi rakamdı. Ülkeye gidiyorsun, para gerekiyor; yol parası, elbise, silah, mermi vs. için. Bunlar nasıl olacaktı? Halktan da artık yavaş yavaş topluyorduk, halkın da ilgi ve desteği artıyordu. 


Devrim için ilk silah

Silah arıyoruz, bulamıyoruz. Bir arkadaşın akrabası vardı. Qamişlo’da yaşıyor, halen sağdır. Yusufe Gulo diyorlar ona. Onun çocukları, torunları içinde şehit olanlar var. Bütün aile komple mücadele içerisinde. O zaman biz duydukki onda bir kalaşnikof silah var. Aramız iyiydi; gittik sorduk. Yusufe Gulo, ‘Bunları Mam Celal bize vermiş’ dedi. Güya devrim için vermiş. ‘Yusuf sen kalaşnikofunu bize ver. Söz veriyoruz geri vereceğiz, devrim için götürüyoruz, savaşacağız’ dedik. Castro örneğini verdik. Hani Castro milletten malını alıyor ama bir kağıt yazıp veriyor ve devrimden sonra getirin kağıdı malınızın bedelini vereceğiz diye. ‘Yusuf bizde sana bir kağıt veririz. Devrim olduktan sonra ya kalaşnikofunu ya da bedelini sana veririz’ dedik. Güldü, velhasıl aldık. O silah Rojava’dan bize devrim için verilen ilk silahtır. 


İlk gerilla örgütlenmesi 

1981’deki konferans ve ardından 82’deki 2. Kongre ile birlikte artık gruplar ülkeye geri döndü. Bunlar Silahlı Propaganda Birlikleri biçimindeydi. İlk gruplar çıktı. Yaklaşık 200’e yakın kişiyle bu iş başlatıldı. Biz o zaman Doğu Kürdistan tarafındaydık. Daha çok basın işleriyle uğraşıyorduk. İlk gruplar gitti ama Çatak grubu eylemi yapmadı. Terzi Cemal olayı vardı. O yapmadı. Doğu Kürdistan’a geldi. Oyalandı kendisini, hastalığa vurdu.

Arkadaşlar o zor şartlara karşın büyük bir özveriyle o eylemleri geçekleştirdiler. Eylemler halkta büyük coşku ve heyecan yaratmıştı. Biz ilk eylemi duyunca Mehmet Emin Sezgin hoca vardı. Bizden yaşlıydı. Kalktı o yaşıyla ortada oynaya oynaya Kenan Evren’e küfürler saydırmaya başladı. Dakikalarca govend çektik. 

15 Ağustos sonrasında Botan’a köylere gittiğimizde aslında köyler bayağı hazırdı. 15 Ağustos eyleminden kitleler büyük bir güven almışlardı. Adeta bir yeniden doğuşun başlangıcıydı. 


Cizlavêtle yol aldı kangren oldu 

89 yılıydı tam yılbaşı günü hazırlık yapmıştık. O gece hareket edecektik Zagroslara. Kar yağdı, 5 gün sürdü. Kar durunca harekete geçtik. İlk kar yumuşak olduğu için hareket etmek çok zordu. En fazla bir bir buçuk saatlik bir yoldu ama biz 11 saatte ancak çıkabildik dağa. 15 kişilik bir gruptuk, 9’u kardan darbe aldı ancak 6 kişi sağlam kurtulabildi. En fazla darbe alan 3 arkadaştan biri de bendim. Aslında ayakkabıdan dolayı olmuştu. Ayakkabılar hep dağıtılmıştı. İki arkadaşa tek ayakkabı vardı. Onu Zinar arkadaşa verdim. Cizlavêt denen siyah lastik ayakkabıları da ben giydim. Birimiz fedakarlık yapmalıydık, ben olmasam onun ayakları yanacaktı. Arkadaşa verdiğim ayakkabılar asfalttan olduğu için buz tutmuyor ve yanmayı önlüyor, ama gizlavit buz tutabiliyor. O cizlavêt karın içerisinde ayağıma yapışmıştı. Çorapla birlikte buz olmuştu konakladığımız yerde. Karda darbe aldığımız için bir günlük yolu 15 günde ancak gidebilmiştik. Artık yürüyemez hale geldik. Daha sonra Hacıbeg çayında yürüdük. Sudan çıkınca artık karla birlikte tüm elbiselerimiz donmuştu. Rak rak ses çıkarıyordu. Gitmeyebilirdik ama görev bilinci vardı. Birazda aşırı güven vardı. ‘Bildiğimiz yerler bu dağlar, biz gideriz dedik’ ama meğer öyle değilmiş. 6 arkadaşın yardımıyla oradaki köylerde üç ay kaldık. Bir ay geçtikten sonra ayaklarımız kangren olmaya başladı. Bir buçuk aydan sonra ayaklar kesildi. Yılbaşında çıktık ancak Newroz’da oradan ayrılabildik. Kıt bir ilaç, tentürdiyot ve melhem tedavisinden sonra doktor olan yere ulaşabildik.




40 yaşındayım



Çok uzun ve şanlı bir tarih. Kahramanca bir tarih. Önemli olan buna layık olabilmektir. Bu hareketi bu günlere getiren ve hala devam ettiren o başta belirttiğimiz ruhla mücadele eden ve şehit düşen arkadaşların anısına bağlılıktır. Onların izinde yürümektir. Bu da yine Önderliğe has bir olaydır. 40 yıllık tarih bu Önderliğin eseridir. Kendisi 20 yıla yakındır rehin ama o ruh yaşıyor. Bu hareketin köklerini o kadar derine saldı ki artık kimse bu hareketi yok edemez. En başta gördüğüm bu Önderlikti ve sonuna kadarda bu ruhla bunu yaşamaya çalışacağım. Bana soruyorlar ‘kaç yaşındasın’ diye. ‘Partinin kuruluşunun kaçıncı yılıysa ben o yaştayım’ diyorum. Partiyi tanıyana kadar yaşamın anlamını gerçekten bilmiyordum. Bu halk diyor ya ‘Be serok jiyan nabe’ bunun anlamı çok derindir. Boşa söylenmiş bir laf değildir. 40 yıllık özgürlük savaşının, onurlu yaşamın anlamıdır. 




Mardin’deki ilk parti örgütlenmesi


Örgütlenme döneminde Önderlik Mardin’e geldi. Bir kaç kez gelmişti ve köylerde toplantı yapmıştı. Parti kuruluşundan sonraki gelişinde Mardin’deki arkadaşları çağırdı. Yanılmıyorsam 30 civarında arkadaş vardı. Orada bir hazırlık komitesi kuralım dedi. Parti hazırlık bölge komitesi kuruldu. Yani ilk parti örgütlenmesi öyleydi. Sonradan öğreniyoruz ki tüm Kürdistan’da da öyle olmuş.


101’ci günde KUK saldırdı

O dönem müthiş bir dönemdi. Başlı başına anlatılması gereken bir dönem. Derik’te Apocularla KUK’çular birlikte bir dernek kurmuştuk. 78’de Mazlum arkadaşın katıldığı bir toplantı olmuştu. O toplantıda bile KUK ikiye bölündü. Ve diyebilirim ki KUK’un o dönemde karşı saldırıya geçmesinin önemli bir nedeniydi bana göre o bölünme. Onların asıl hedefi bizi teslim almaktı. Hani Demirel demişti ya ‘Bana 100 gün tanıyın ben Apouları bitireceğim’ diye. Tam 100 gün süre tanındı 101’ci gün KUK saldırdı bize Ceylanpınar’da. Değişik yerlerde 3 arkadaşımızı şehit ettiler, ondan sonra çatışma başladı zaten. Ondan önce DDKD ile bir çatışma oldu ancak Hayri arkadaş ordaydı daha. Aslında KUK, DDKD, Özgürlük Yolu üçü birlikte Ulusal Demokratik Güç Birliği’nin tek amacı ‘PKK’ye karşı savaş açmak, PKK’yi bitirmek’. 

Bu konuda Hayri arkadaşı çok takdir ettik. Saldırılar olduğunda bizim ateş gibi halimize ‘Bunu devlet yapıyor, devlet çatıştırmak istiyor’ diye uyarmıştı. Biz giderek gelişiyoruz; KUK’çular o gelişmeyi görünce saldırıyı işte o zaman başlattılar. Hayri arkadaş bunların farkında tabii. ‘Yok biz bu çatışmayı durduracağız’ dedi. 


Kemal Pir çatışmayı durdurdu

Tam o dönemde Kemal Pir ile Delil Doğan Filistin’den döndüler. Delil arkadaş gitti Kemal Pir orada kaldı. Bu durumdan çok rahatsız oldu. Çatışmanın merkezine geldi. ‘Başkanla konuşmuşuz, siz halkı birbirine düşürmüşsünüz. Böyle olmaz, bu çatışmayı durduracağız’ dedi. Kemal Pir durdurdu o çatışmayı. KUK’çuların ajan diye iftira attıkları Kemal Pir arkadaş Kürtler arasındaki çatışmaları durdurdu.




Memuriyet falan kalmadı


Ben okula gittiğim dönemde aynı zamanda Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde sivil memurdum. Gündüz çalışıyor gece de okul okuyordum. 1977’de okulu bitirdikten sonra  o dönem başa Ecevit gelmişti. Ahmet Türk bana ‘Gel seni banka müdürü filan yapalım’ dedi. ‘Olmaz’ dedik velhasıl olmadı ama Kızıltepe’ye turizm müdürü olduk. İstifa edip Kızıltepe’ye gittim. O zaman Ferhat Kurtay da Mardin Elektrik Bölge Müdürü. İki tane müdür. Geldik ama ne müdürü artık işin içine girmişiz. Gruplar var siyasi tartışmalar var. Ortam kaynıyor. Bizim memuriyet filan kalmadı. 


3231

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA