Farqîn’de devletin ‘duvar yazısı’ halleri

Gelişmiş teknolojik silahlara sahip (ve bununla övünen), ideolojik aygıtları elinde tutan, kullandığı şiddeti meşru gören devletin o “güçlü erkekleri” neden duvarlara yazılar yazar? Bir ilçeye, mahalleye/mekana topyekûn “ders verdikten” sonra bu yazıların yazılıp servis edilmesi nasıl okunabilir?

21 Kasım 2015 Cumartesi | Dizi

Farqîn’de 2-14 Kasım 2015 tarihlerindeki “abluka” esnasında özel harekat polisleri tarafından duvarlara yazılan sloganlar, farklı düzeylerde tartışmaları da beraberinde getirdi. Başlamadan belirtmek gerekir ki bu yazıların yazılma ve servis edilmelerini sömürgeci tarih ve pratiklerden ayrı düşünmek, ayrı konumlandırmak, kolonyal şiddet geçmişini görünmezleştirme riskini taşımaktadır. Duvar yazıları, sömürgeci pratiklerin mekana hakim olma çabasının yansıması olarak ağır silahların bıraktığı izler ile okunduğunda sömürgeci tertibat daha net görülebilir. Burada karşımıza önemli bir soru çıkıyor: Gelişmiş teknolojik silahlara sahip (ve bununla övünen), ideolojik aygıtları elinde tutan, kullandığı şiddeti meşru gören devletin o “güçlü erkekleri” neden duvarlara yazılar yazar? Bir ilçeye, mahalleye/mekana topyekûn “ders verdikten” sonra bu yazıların yazılıp servis edilmesi nasıl okunabilir? Şüphesiz bu sorular etrafında çeşitli tartışmalar yürütülebilir. Bu yazıda ise duvarlara yazılan sloganlar, belirli bir tarihsellik içinde sömürgeciliğin mekansallaştırma yönü, hafıza ve egemenlik kavramları üzerinden tartışılacaktır.

Kürdistan’ın 19. yüzyılın ortalarında Osmanlı İmparatorluğu ve 20. yüzyılın başında yeni Türk devleti tarafından işgalinin ve ilhakının (toprağa el koyma) coğrafyaya doğrudan yansımaları olmuştur. Sürgünlerin nedeni ve sonucu olarak el konulan topraklar, yerleşime kapatılan bölgeler, tel örgüsüyle çevrilen ve/veya mayınlanan araziler, bombalar ve top atışlarına hedef olan mağaralar, geçitler bu yansımaların sadece bir kısmıdır. Bunlarla birlikte direnişin, devlet egemenliğinin görece az hissedildiği dağlık ve kırsal alanda örgütlenmesi (Ağrı İsyanı bunun tipik örneğidir ve PKK’nin Kürdistan’da ilk olarak kırsal alanda faaliyete geçmesi tesadüf değildir), direnişi mümkün kılan ve ona belli ölçülerde şeklini veren dağların, ormanların ve mevziler kazılan toprağın kullanımı, yine mekanın bir mücadele ve egemenlik alanı olarak işlediğini göstermektedir. Kısacası mekana imza atmak ve onda iz bırakmak, verilen mücadelenin hem bir parçasını hem de sonucunu oluşturmaktadır. 

Günümüzde Kürt Özgürlük Hareketi ve Türk devleti arasındaki savaşın farklı ölçek ve mekanlarda sürmesi (ör. Rojava), -bu yazı bağlamında- savaşın dağdan/kırdan kentlere taş(ın)ması, farklı mekansal direnişleri ve tahakküm biçimlerini de ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda öz yönetim ilan edilen mahallelerde sokaklara kazılan hendekler ile mekana atılan imzaya; bu mahalleleri haritadan silme isteğindeki devlet de delik deşik edilen binalar ve özel harekatçıların duvarlara “kara”ladıklarıyla karşılık vermiştir. Yüz yılı aşkın bir tarihin neredeyse iki haftayı bulan ablukada kendini tekrar ettiği de söylenebilir. Nitekim duvarlara yazılan “Türksen Övün Değilsen İtaat Et” ve “Yeşil de Burada” gibi birçok sloganın belli bir tarihe/hafızaya/anlatıya atıf yapması, geçmişte yaşanan katliamları ve devlet terörünü hatırlatması da sır değildir.


Egemenlik ispatının sahnesi olarak mekan

Türk devleti, bir yandan istenmeyen bir geçmişe, farklı kültürlere ve dinlere ait mekansal düzenlemeleri görünmez kılarken ve/veya yok ederken, diğer yandan egemenliğinin sureti olarak, kontrol ettiği hemen her karış toprağa, birçok ulus-devlet gibi bayrak ve heykeller dikmiş, idari binalar, resmi kurum ve kuruluşlar inşa etmiştir. Dolayısıyla devletin mekan politikaları, birinin diğerini yadsımadığı pozitif(kurma/yaşatma) ve negatif(yıkma/öldürme) inşalar üzerinden tartışılabilir. Ancak söz konusu Kürdistan olduğunda devletin kendisi gibi mekan politikaları da farklı bir bağlama oturmaktadır. Türkiye’deki temel sosyo-ekonomik ve siyasal örgütlenme olan devlet, Kürdistan’da zora dayalı sömürgeci bir savaş aygıtına dönüşmektedir. Bu dönüşümün doğrudan mekansal karşılığı ise başta Kürdistan kavramının yok edilmesi olmak üzere neredeyse bütün yer isimlerinin Türkçeleştirilmesi, Kürdistan’da köy ve orman yakma, mayınlama, yaylalara çıkış yasağı gibi negatif pratikler ile devlet binası kurmak, baraj inşa etmek, okullar açmak gibi pozitif çağrışımlı düzenlemeler olmaktadır. Bu pozitif ve negatif mekansal düzenlemelerin amaçlar noktasında birbirlerinden farklı değil, aksine tamamlayıcı nitelikte bir buluşmaya tekabül ettiği söylenebilir.  

Mekanda askeri ve kurumsal düzenlemelere ek olarak egemenliğin bir başka inşası da semboller aracılığıyla gerçekleştirilmektedir: Heykeller, yazılar, isimler... Sözgelimi Dersim yolunda, “Güçlüyüz, cesuruz, hazırız - Komando” yazısının, Amed’in merkezine ilerlerken uzun süre üst geçitte gelenleri karşılamış olan “Ne Mutlu Türküm Diyene” tabelasının, neredeyse Kürdistan’da yazılmadık dağ ve tepe kalmayan Türklüğü ve militarizmi öven sloganların, resmi tarihin ulus mitlerinin imzasını taşıyan büst ve heykellerin varlığı sadece birkaç örnektir. Bütün bunlar şiddetsiz bir varoluşun “pozitif” değer yüklü karşılıkları olarak gösterilse de taşıdığı sembolik şiddet korkutucu değil tehdit edicidir. (1) Bu semboller, devletin elinde tuttuğu “meşru şiddet hakkını” ve askeri mevcudiyetin “meşruiyet” tarihini hatırlatır. Bir bakıma Türk devleti, Kürdistan coğrafyasını egemenliğinin yansıyacağı, somutlaşacağı, hissedileceği ve her an görüleceği şekilde yeniden düzenlemeye çalışırken -sadece fiziksel olanı kabul edilemez olarak düşünülen- şiddeti sembolik şiddet yardımıyla “yumuşatır”. Sömürgeci tertibatın varlığı bu yolla kabul edilebilir/kabul edilemez ikiliğine hapsedilir ve statü mücadelesinde yeri geldiğinde fiziksel şiddet, işbirliği halinde bulunduğu sembolik şiddeti kabul ettirmek, onaylattırmak amacıyla işe koşulur. Devletin kabul-ret ikiliği üzerinden oluşturduğu bu çerçeve, istisna halinin kural olduğu Kürdistan’da “oyunu” egemenin belirlediği sınırlar içerisine hapseder ve buna karşı geleni ya da “oyunu” kendi kurallarıyla oynayanı “terörist”, dolayısıyla öldürülebilir ve yası tutulamaz olarak damgalar. 


Mekan ve hafızanın ayrılmazlığı

Hafıza, sadece geçmişin imgelerini bugüne taşıyan değil, hem geçmişi hem de geleceği kuran, sürekli “olma” halinde merkezini arayan bir merkezsizlik olarak mekan ile sıkı bir ilişki içerisindedir. Dolayısıyla mekan, hafıza ile etkileşimde olan politik bir mücadele alanı olarak karşımıza çıkar. Bu noktada egemen tarafından duvarlara yazılan yazılar, belirtilen mücadele alanından yola çıkarak Türk devletinin kendisini Kürdistan’da hangi düşünceler, arzular ve/veya talepler üzerinden örgütlediğini okumak için önemli ipuçları sunmaktadır. Öyleyse bu yazıları (kolonyal şiddeti vurgulayarak sömürgeleştirilmiş öznenin sessizleştirilmesine hizmet etmemeye dikkat ederek) tartışmak, hem muğlaklaştırılan güç ilişkilerini görünür kılmak hem de sürecin bir anından yola çıkarak gelişen sömürü ve direniş pratiklerini anlamlandırmak açısından önemlidir. 


DUVARLARA İÇ DÖKEN DEVLET


“Devlet geldi”

Abluka, tanklarla varoluş, ateş altına alma, iletişimi kesme/sesi kısma edimlerinden sonra “Devlet geldi” yazısı, duvarları kurşunlanan, yıkılan evler ve hayatlar ile bir bütünlük taşımaktadır; bir kolaj. Bu kolaj, devletin Kürtlerin gözünde neye benzediğinin, varlığını bir türlü süreklileştiremediğinin, “meşru” bir şekilde orada olamadığının da ifadesidir. PKK’nin doğuşu ve mücadelesiyle devletin Kürdistan’daki zora dayalı “meşruiyeti” sarsılmış, Rojava/Kobanê direnişleriyle gelişen süreçte ise neredeyse yerle yeksan olmuştur. Dolayısıyla ne rıza ne de zora dayalı meşruiyeti sağlayamayan devletin “Devlet geldi” söylemiyle yeni bir işgal ve fetih biçimini duyurması söz konusudur. Devlet “orada” değildir ve geldiği de ancak mekanın her bir yerinde açtığı yaradan/izden anlaşılmaktadır.


“Kan koksun buram buram”/ “Kurdun dişine kan deydi, korkun” 

Kanın değeri, hem dökebilen için araçsal rolü(kurbanlaştırma) hem göstergeler düzeninde kimlik(Türklük/Kürtlük) belirleyen işlevi hem de muğlaklığı; yani dökülebilir, bozulabilir oluşuna bağlıdır.(2) Kan kokusuna duyulan “özlem” ise bir anlamda belirli bir grubu “kurbanlaştırma” olarak okunabilir. Nitekim egemen olanın egemenliğini sürdürmek için tehdit atfettiği ve önemsiz bulduğu kurbana yönelttiği şiddet, kendine yönelebilecek şiddeti azaltmanın bir yolu olarak görülebilir.(3)

Her ne kadar ülkücü/faşist hareketle özdeşleşse de duvar yazılarında öne çıkan “kurt” kavramı ve üç hilal imgesi, bir bakıma Cumhuriyet’in ve Türk milliyetçiliğinin kuramsallaşmasında önemli bir mitin (dişi kurt, bozkurt gibi) yeniden üretilmesidir. Kapı ve duvarların benzer şekilde faşist imgelerle damgalanması Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilere, Türk olmayanlara ve/veya gayrimüslimlere yapılan katliamların/zulümlerin de habercisi olmuştur. Farqîn’de yazılan sloganlar, çizilen ay yıldızlar ve üç hilaller bütün bu katliam hafızasını bugüne ve buraya taşımakla beraber devletin tehditkar saldırganlığını tüm açıklığıyla ortaya sermektedir. 


“Kızlar geldik ininize girdik” / “TC burda piçler nerde” / “Adam Olun!!!”

Egemen düşünüşte özne olarak namevcut olan kadınlar, söylem içerisinde (negatif) bir dolayım ile var olabilmektedir. Kadın bedenleri, kolonyal dönemin başlangıcından ötesine fethedilen ülkeyi simgeleştirirken (4) bir anlamda kolonyal şiddet sömürgeleştirilmiş özne ile “erkeklik” üzerinden bir bağ kurmaya çabalar. Böylece hem erkekliği kutsar hem de karşısındakini, kutsal olmasını beklediği erkekliğinden yaralamaya çalışır. Bu durumda kadın iki defa ötelenir ve kadına dair cevabın da (şiddet yoluyla) erkekten gelmesi beklenir. 

Bu yazılamalar, her Türk’ün asker doğduğu devletin kurucu teorik argümanlarından olan “ordu-millet” söyleminin erk’eklikle özdeşleşmesinin/sözleşmesinin ve bunun “fethedilen” mekanda var oluşunun somutlaşmasıdır. Erkeklik başından beri (erkek) devletin de desteği ile gündelik hayatın bütün hücrelerine sızmış ve burada hem sembolik hem de maddi anlamda kendini yeniden üretebilmiştir. Dolayısıyla Farqîn’in duvarlarındaki bu cinsiyetçi yazılamalar kadına dair genel bakışın özeti ve yeniden üretimi niteliğindedir.  


“Esedullah timi burada”

Esedullah timi kimdir? Kimlerden oluşur? Belirtilen duvar yazısı ile yoğun olarak tartışılan bu soru, günün sonunda Kürdistan halkları için fark eder mi? JİTEM ve İslamcı Hizbulkontra gibi yapıların hepsi devletin haşmetli ve altın varaklı aynasından yansıyan suretler ise, bu grup “torosların dönüşü” ile tehdit edilen bir halkın beklemediği ne getirebilir? Bu bilinmez, bilinmez oluşu ile bir şiddet beklentisi doğurup korkutma amacını da taşımaktadır. Ayrıca “Esedullah” isminin Ankara ve DAİŞ ile muğlak ilişkisi (5) ve sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği ilçelerde yine DAİŞvari imaj ve sloganlarıyla arz-ı endam eden özel harekatçılar, Besê Hozat’ın analiz ettiği şekilde AKP’nin DAİŞ’leşmesinin (6) birer emaresi olarak okunabilir. “Yeşil de burada” yazısıyla birlikte düşünüldüğünde devletin “derin”liğinin bitmediği ve/veya tasfiye edilmediği, sadece kendini konjonktüre göre revize ettiği ileri sürülebilir. 


“Devletin var ihanet etme” / “TC ne derse odur” / “Türksen Övün Değilsen İtaat Et”

“Devlet geldi” yazısıyla mekanda şiddetiyle var olabildiği itiraf edilen devlet, ikinci aşamada kendisini dayatıp ona ait olunmasını beklemektedir. Bu, ölümcül şiddet yerine kendini dayatan güce itaat edilmesi beklentisi olarak görülebilir ve günün sonunda “bu güç ‘ne derse odur’ aksi ise şiddettir” tehdidini de barındırmaktadır. Mahmut Esat Bozkurt, 1930 senesinde Türk olmayanlara tanıdığı hakların (“Hizmetkâr olma hakkı, köle olma hakkı”) 2015 senesinde duvarlarda “Türksen Övün Değilsen İtaat Et” şeklinde yer alacağını bilse, şüphesiz gurur duyardı. İmha ve inkar ile birlikte Türk olmayana reva görülen asimilasyonun şiddetle karılmış harcıdır bu slogan. İtaatsizliğin ve “ihanetin” sonu ise soykırım ve katliamlar zincirine bir halka daha eklemek olacaktır.


Kimlik duvarları

Mekanın sloganlarla işaretlenmesi sömüren-sömürülen, sahip-köle kimliklerinin sabitleştirilmeye, yazı yoluyla maddileştirilmeye çalışılmasıdır bir anlamda. Sabit öznelliğin imkansızlığı ise egemen şiddetinin bir türlü doyuma ulaşamayarak süreklileşmesini beraberinde getirmektedir. 

Yüzünü kapatma edimi hegemonik güç karşısında direnen kesime özgüyken duvar yazısı yazan “heybetli ağabeylerin” yüzlerini kapatmaları dikkat çekicidir. Ayrıca duvar yazısının kendisi ekseriyetle yine hegemonik güce karşı gelişen direniş pratiğiyken egemenin bu direniş alan ve biçimlerini de kaplayarak yok etmeye çalıştığı söylenebilir. Benzer bir örnek İsrail askerlerinin “işgal edilmiş topraklarda” yaptıklarını ifşa eden “Breaking The Silence” kuruluşunun paylaştığı bir görselde karşımıza çıkmaktadır; bu görselde İsrail askeri, Gazze’de evlere “Geri geleceğiz” yazılaması yaparken Yahudi yıldızı çizmektedir. (7) Yine İsrail ve Filistin’de çeşitli duvarlara ve mezar taşlarına İbranice yazılan “Araplara Ölüm” yazıları da benzer niteliktedir. (8) Tabii buradan ayrı bir soru da çıkıyor: Son bir seneyi aşkındır yüksek çözünürlüklü şiddet görseli paylaşımları DAİŞ ile ilişkilendirilmişken, Türk devleti tüm bu yazılamaları ve yüzü kapalı güçlerini yine yüksek çözünürlük ile neden fotoğraflayıp paylaşmaktadır? İmaj ve etki çalışmasında DAİŞ ile yüksek çözünürlüklü birliktelik nasıl bir ortaklaşmadır?


Sonuca doğru

Bu yazıda 12 günlük sokağa çıkma yasağı/abluka sonrası Farqîn’de duvar yazıları üzerinden bir resmi tarih okuması yapılmaya çalışıldı. Şüphesiz daha uzun, etraflı tartışmalar yürütülebilir, yürütülmeli. Devlet bir yandan egemenliğini duvar yazıları ile ispatlamaya çalışırken bir yandan da zulüm ve sömürgecilik tarihini ifşa etmektedir. Kürt ulusal bilincinin de uzun süredir karşısına mücadele ile çıktığı bu pratikler duvar yazılarında somutlaşarak tarihe yazılmakta, direnişin meşruiyetini hatırlatmaktadır. 

Ayrıca 12 günün ardından provokasyon amaçlı olduğu açık olan, halkın arasından yürütülen ve ürkek adımlarla şehri terk eden silahlı güçlerin karşılarında, izleyeni etkileyecek bir halk tepkisi ile karşılaşmaları durumu da var. Hatta bu silahlı güçleri kendi öfkesinden koruyan bir halk gerçekliği olduğu da söylenebilir; nitekim söz konusu provokasyon gerçekleşmedi ve görüntülerde bu ilginç, üzerine düşünülmesi gereken ikili yönelim (öfke duyma - kendi öfkesinden koruma) net bir şekilde görülmektedir. Sömürgeci temsiline karşı bu tepki, halkın duyguları ve politikleşmesi arasında zaman içerisinde gelişen bir bilinç olarak yorumlanabilir. 

Yazıyı yine sorular ile bitirmek faydalı olacaktır: Fiziki şiddet, abluka, yoksun bırakma ve sembolik şiddet ve ırkçı işaretler ile mekan(sal)laştırma karşısında öz savunmanın bir zorunluluk haline gelmemesi ne derece mümkündür? Hayatta kalmak için yapılan edimlerin “batı” aydınlarında liberal analize nesne olması ne şekilde okunabilir? Bu duvar yazıları, genç neslin direnişinde gelişen öznelliğe ne şekilde etki etmektedir? Yine aynı duvar yazıları, “batı”/diasporada yaşayan Kürdistanlıların politik ajandalarını nasıl şekillendirmektedir?


HAKAN SANDAL/SERHAT ARSLAN

 

Kaynakça ve Notlar 

(1) Tehdit eden şiddet ve korkutan şiddet ayrımı, Benjamin'in liberal hukuk teorisyenlerinin hukuku koruyan şiddeti "korkutucu şiddet" olarak nitelemelerine getirdiği eleştiri üzerinden kullanılmıştır, nitekim Benjamin için bu şiddet tehdit eden şiddettir, bkz. Aykut Çelebi (der.), Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Metis Yayınları, İstanbul, 2010, sf: 27.

(2) Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2010, sf: 108.

(3) Bu noktada kurbanın (Kürtler) tüm topluma sunulması, toplum olarak görülenin uyumunun yeniden kurulması amacını taşır ve kimi grupların/kitlelerin buna onay verdiği söylenebilir, bkz. René Girard, Şiddet ve Kutsal, Kanat Kitap, İstanbul, 2003, sf: 5, 10.

 (4) Ania Loomba, Kolonyalizm Postkolonyalizm, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2000, sf: 176-198.

(5) "Esedullah Timi ile ilgili vahim iddialar: Ankara'ya bağlılar", BirGün, 17 Kasım 2015, http://www.birgun.net/haber-detay/esedullah-timi-ile-ilgili-vahim-iddialar-ankara-ya-baglilar-95315.html.

(6) Bese Hozat, "IŞİD'leşen AKP", Özgür Gündem, 18 Kasım 2015.

(7) "New provocative photos of IDF soldiers on Facebook", Lahav Harkov, The Jerusalem Post, 25-10-2010, http://www.jpost.com/Israel/New-provocative-photos-of-IDF-soldiers-on-Facebook.

(8) "Death To The Arabs ~ Gotta Love Them Zionists", Snippits And Snappits, http://snippits-and-slappits.blogspot.com.tr/2009/05/death-to-arabsgotta-love-them-zionists.html.


4317

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA