04 Mart 2012 Pazar
Ana Sayfa PolitikART
11 Aralık 2011 Pazar

BURAK ELDEM: Baskı, hegemonya ve ‘Yeni tarihsel blok’

BDP milletvekilleri tutukluluk engeline takılıyor; partinin yerel örgütleri üzerinde gözaltı ve tutuklama terörü estiriliyor; Kürt hareketinin liderine İmralı’da amansız bir tecrit uygulanıyor ve giderek yaygınlaştırılan KCK operasyonlarıyla savunma avukatları bile tutuklanarak hukuksal yollar tümüyle tıkanmaya çalışılıyor. Bunlar işin „politik hegemonya“ ile ilgili yönü.

Aşağı yukarı 2011’in ortalarından bu yana, hızı ve gerilimi sürekli olarak tırmanan, oldukça yoğun bir „sıcak gündem“in içinde yaşıyoruz. Kabaca 12 Haziran seçimlerinin propaganda süresindeki son dönemeçte yükselen tansiyon, AKP’nin sandık zaferinin Başbakan tarafından ilan edildiği şu ünlü „balkon konuşması“ sonrasında, siyasi düzlemde yeni bir evreye geçildiğine ilişkin güçlü ipuçlarını da vermeye başlamıştı zaten. Daha haziran bitmeden de, her adımının bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlandığı yeni ve „sert“ bir stratejinin yürürlüğe konduğuna tanık olduk. Aslında ayrıntılarıyla birlikte aylar önce hazırlanmış bir „yol haritası“, seçimlerde elde edilen yüzde 50’lik oy desteğinin verdiği güvenle uygulama aşamasına geçiyor; 2007 seçimleri ertesindeki „temkinli“ hamlelere hiç benzemeyen değişim manevraları birbiri ardına sahne alıyordu.
AKP iktidarının 12 Haziran sonrasında başlayan seri uygulamalarının getirdiği (ve getirmesi beklenen) sonuçlara göz ucuyla bakmak bile, sistematik bir siyasi soykırımın alabildiğine pervasız bir azimle ilmek ilmek dokunduğunu görmek için yeterli. Karşı karşıya olduğumuz durum, baskıcı yönetimlerin alışılmış kovuşturma, tutuklama, sindirme operasyonlarıyla sağlanan „yapay ve asimetrik denge“ koşullarından, bazı temel noktalarda oldukça farklı: Her şeyden önce, daha uzun vadeli ve mümkün olduğunca kalıcı bir sosyopolitik „statüko“ inşa etmeye yönelik bir „zemin düzleme“ stratejisi söz konusu burada. Üstelik bu strateji hukuki ve polisiye uygulamalarla yetinmeyip, söz konusu statüko için ideolojik ve kültürel zemini de oluşturacak tüm kontrol mekanizmalarını büyük bir sabır ve dikkatle devreye sokuyor. Bu yönüyle belki de 12 Eylül dönemine bile rahmet okutacak bir „reorganizasyon“ modeliyle yüz yüzeyiz ki, ister istemez hegemonya, ideoloji ve blok kavramlarına eğilmemizi gerekli kılan yeni bir dönemi adımladığımız anlamına geliyor bu.

Marx’tan Gramsci’ye ‘hegemonya’

Günlük kullanımda kendine yer bulabildiği oranda siyasi terminolojideki anlamı aşınmalara uğrayan „hegemonya“ sözcüğü, etimolojik olarak Yunanca orijinli: „Önderlik“ ve „yol göstericilik“ anlamına geliyor. Bilinen ilk kullanımıysa, günümüzden en az 2500 yıl önceye, Eski Yunan’ın çok parçalı siyasi yapısına dek dayanmakta. Gücü ve etkinliğiyle diğerlerine egemenliğini kabul ettiren kent-devletinin önderliğine vurgu yapmak üzere kullanılan hegemonya, çok uzun bir dönem uykuya yattıktan sonra, on dokuzuncu yüzyıldan sonra siyasi terminolojinin içinde yeniden kendine yer bulan bir kavram. İçeriği üzerinde teknik tartışmalar zaman zaman sürse de, bugün en genel tanımıyla „üstünlük kurarak baskı altına alma“ durumunu ifade ediyor.
Bu anlamda, herhangi bir biçimde baskı, egemenlik, dikta ve otorite kavramlarını çağrıştıran her sözcük gibi, hegemonya da „sınıflı toplumlar çağı“nın bir ürünü. Zorlayıcı güce yaslanan bir üstünlük aracılığıyla istek ve tercihlerini kabul ettirmek ve/veya benimsetmek üzerine kurulu bir egemenlik, farklı sosyal sınıfları ve egemen lehine işleyen örgütlü bir baskı mekanizmasını gerektiriyor. İnsanlık tarihi, ataerkil dönüşüm yaşandığından bu yana, yani kabaca beş bin yıldır bu minval üzere giden bir serüvenin kilometre taşlarını adımladığına göre, hegemonya da bunca süredir toplumsal yaşamın merkezinde yer alıyor diyebiliriz. Biz, güç ve baskı aracılığıyla birbirine egemenliğini kabul ettiren ve bunu içselleştirmiş bir canlı türü olarak hüküm sürüyoruz bu gezegende.
Marksist çözümlemede devlet, baskı ve şiddetin egemen sınıf yararına örgütlenmiş mekanizması ve dolayısıyla zor yoluyla üstünlük sağlama enstrümanı olarak tanımlanır. Her devlet biçimi, sonuçta bir „diktatörlük“tür ve bugün kullandığımız anlamıyla hegemonya, kendi gücünü ve egemenliğini kabul ettiren sınıfın elindeki devlet mekanizmasında en somut ve en çıplak görünümünü ortaya koyar. Burjuva devleti sermayedar sınıf ve onun yanaşık müttefiklerinin hegemonya mekanizmasıysa, proletarya diktatörlüğü de sosyalist toplumda işçi sınıfının hegemonik iktidarının aracı durumundadır. Gerek Marx ve Engels, gerek Lenin, hegemonya terimini kullanmadan, sınıf egemenliği ve baskının temel aygıtı olarak devleti işaret ederler.
Bununla birlikte siyasi literatüre hegemonya kavramının geniş anlam ve ayrıntılı çözümlemelerle girmesinin, yirminci yüzyılda sıradışı bir İtalyan düşünür olan Antonio Gramsci’nin yapıtlarıyla gerçekleştiğini söylemek durumundayız. Birinci Dünya Savaşı’nın bitimini izleyen yıllarda İtalya’da sosyalist düşüncenin gelişimine en fazla katkıda bulunan isimlerden biri olan Gramsci, Mussolini’nin faşist yönetimi sırasında tutuklanıp yargılandıktan sonra cezaevine gönderilmiş ve yaşamının son 11 yılını olağanüstü olumsuz koşullar altında, hücresinde ünlü „Hapishane Defterleri“ni kaleme alarak geçirmişti. Yaklaşık üç bin sayfayı bulan ve altı ana başlık altında toplanan defterlerinde Gramsci, savaş sonrası koşullarındaki yeni görünümleri de değerlendirerek, hegemonya, ideoloji, iktidar, sivil toplum, aydınlar ve kültür gibi konularda Marksist düşünceye benzersiz bir derinlik kazandırdı.

Sivil toplum ve politik toplum

Gramsci düşüncesinde hegemonya, ideoloji ve baskı kavramlarının konumlanışına değinmeden önce, hiç kuşkusuz bu terimlerin üzerinde yer alacağı zemini doğru belirlemek için „sivil toplum“ ve „politik toplum“ konularına kısaca değinmek gerekecek. Bunlar bizi şu anki gündemimizden uzaklaştırıyor gibi görünse de, 2011 Türkiye’sinde yaşanan gelişmeleri yerli yerine oturtabilmek adına, fazla teorik ayrıntılara girmeden bu zemini yeniden gözden geçirmekte yarar olduğunu düşünüyorum.
Marx ve Engels, hegemonya olgusunu devletin doğrudan zora dayalı yaptırım gücünü oluşturan organlarıyla, „sivil toplum“u da bunun hemen altında yer alan ekonomik yaşam ve üretim ilişkileriyle açıklamışlardı. Bu anlamda Marx’ın sivil topluma bakışı, altyapı üzerine kuruluydu ana hatlarıyla. Gramsci ise, bütünüyle farklı bir noktadan yaklaşarak, sivil toplumu doğrudan üstyapısal nitelikleriyle ele aldı. Bir başka deyişle, egemen sistemi süreklilik içinde yeniden üreterek onun varlığını pekiştiren tüm unsurlar; yani „hegemonyanın içerik sağlayıcıları„ olarak nitelenebilecek dernekler, korporasyonlar, sendikalar, eğitim kurumları ve medya gibi unsurlar, Gramsci’nin tanımladığı sivil toplum modelinin girift bileşenleri niteliğini taşıyordu. Bu anlamda sivil toplum, ideolojiyle sıkı sıkıya bağlantı içindeydi ve egemen sınıfın ideolojisini yaymak, benimsetmek, üstünlüğünü hissettirmek için her düzeyde etkin olan kurumsal parçacıkları içeriyordu.

Gramsci, sivil toplum kavramının karşısına, „halk yığınlarını belli bir üretim biçimi ve bunun gerektirdiği ekonomik ilişkilere yasal güç kullanarak uymaya zorlayan“ bir başka fonksiyonel olguyu yerleştirdi ve bunu da „politik toplum“ olarak adlandırdı. Hegemonik sistemin görece daha net ve kristalize diyebileceğimiz militer ve hukuki unsurları, yani kurulu düzeni gerekirse zor yoluyla sürdürmenin güvencesi durumundaki doğrudan araçlar, politik toplumun kalbini oluşturmaktaydı. „Zorlama gücünü devlet adına kullanan ve belli bir noktada ayrı bir kast haline gelen personel“ olarak adlandırdığı askeri ve sivil bürokrasi, düzen koruma işlevinin aksamadan yürümesini çekip çeviren çark ve dişlilerdi, Gramsci’ye göre.

Tarihsel Blok

Burjuva iktidarı, daha önceki devlet biçimlerinde herhangi bir biçimde dikkate alınmayan, çünkü açıkçası varlığına „gerek duyulmayan“ ya da önemsenmeyen bir toplumsal olguyu besleyip kontrol etmeye yönelik bir hegemonya anlayışına sahiptir: „Kamuoyu“ dediğimiz bu olgu, kurulu düzenin işleyişiyle ilgili „consensus“ sağlamaya elverdiği ölçüde, egemen sistemin korunmasında zora dayalı önlemlerin asgariye indirilmesini sağlar. Her ne kadar literatürde antik çağdan bu yana „kamuoyu“ kavramına rastlanırsa da, bugün bildiğimiz ve anladığımız işlevsellikte kamuoyu, feodal devletin çöküşü sırasında burjuvazinin iktidarına giden yolu açan bir unsur olarak doğmuştur der Gramsci. Bu nedenle onun kontrolü ve manipülasyonu büyük önem taşır ki, sivil toplum ve politik toplumun sıkı işbirliğini gerektiren de „kamuoyunun hazırlanması ve biçimlendirilmesi“dir.
Altyapı ile üstyapının ve sivil toplum ile politik toplumun kesintisiz çok yönlü ilişkisinin merkezine, Gramsci „tarihsel blok“ adını verdiği, çok önemli bir kavramı yerleştirir. Modern burjuva devletinin varlığı ve egemenliğinin sürekliliği, yalnızca zora ve şiddete dayalı mekanizmalarla korunamaz artık; çünkü burjuvazi, toplumsal gruplar ve katmanların desteğini alarak kendi ideolojisinin gönüllü yandaşlarını oluşturmalı ve onların katkısıyla kamuoyunu biçimlendirmelidir. Zor ve baskı, yine sistemin varlığı ve devamının güvencesidir; ancak „consensus“ yoluyla sağlanacak kabullenme, benimseme ve boyun eğme kültürü, şiddete dayalı polisiye ve militer araçların bu yolda kullanılma gereğini azaltacaktır. Bu nedenle, Batı’nın burjuva devletlerinde egemen sınıflar, „geleneksel“ aydınları yanlarına çekerek, toplumun bütünü üzerinde ideolojik hegemonya kuracak ve bunu sürdürecek bir „blok“ oluştururlar.
Eğitim kurumları, dini oluşumlar ve cemaatler, sivil toplumun parçaları olarak varlığını sürdüren dernek ve korporasyonlar, basın ve yayın organları hep birlikte, yönetici sınıfın ideolojisini yaymak, benimsetmek ve kabullenilmesini sağlamak yolunda çalışırken, „tarihsel blok“ tarafından yönlendirilirler. Gramsci, buna karşılık işçi sınıfının da kendi yandaş ve müttefikleriyle birlikte benzeri bir blok oluşturması gerekliliği üzerinde durur ve geleceğin iktidarına yürümek için kurulacak bu oluşuma da „yeni tarihsel blok“ adını verir. Söz konusu ittifak ve blokun oluşturulmasının olmazsa olmaz koşulu da, devrimci sınıfların kendi „organik“ aydınlarını yetiştirmesi, kendi alternatif kurumsallaşmasının nüvelerini hazırlamasıdır.
Egemen sınıf, bir yandan üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki bağları „politik hegemonya“ aracılığıyla keserken, bir yandan da bunun en güçlü desteğini kendi yandaş aydınları ve kurumları sayesinde oluşturduğu „ideolojik hegemonya“ ile sağlamaktadır yani. Bu nedenle, Gramsci’ye göre burjuva iktidarına karşı mücadele ve sosyalizme uzanan yolda işçi sınıfının organik aydınlarının hedefi, „yeni tarihsel blok“ içinde kendi ideolojik hegemonyasını kurmaktır.
Bir anlamda toplumsal yapı içinde farklı ve karşıt blokların çatışması gibi görülebilecek bu süreçte avantajın egemen sınıfın elinde olduğu bir sır değil: Zaten elinde tutmakta olduğu ideolojik kontrol mekanizmalarını alabildiğine yoğun ve etkili biçimde kullanarak kamuoyu manipülasyonunu her kanaldan sürdürürken, kendi iktidarını tehdit eden bu alternatif blokun oluşmasını önlemek ve onu parçalamak için de elinden geleni yapacak; bu amaçla politik hegemonyanın elverdiği baskı araçlarını da devreye sokacaktır çünkü. Kendi karşısında oluşmakta olan blokun „aklını etkisizleştirmeye“ çalışacaktır. Yasal düzenlemeler, polisiye önlemler, kovuşturmalarla birlikte, bu uygulamalara kamuoyu desteği sağlamak için, kontrolündeki organlar (eğitim, basın, kitlesel medya) aracılığıyla ideolojik savaşımını en üst düzeye çıkaracaktır.

Türkiye’de ‘yeni statüko’ ve yeni hegemonya

Yeniden başladığımız noktaya dönerek, 2011’in ikinci yarısında hızla tırmandırılmakta olan baskı ve sindirme stratejilerine bu perspektiften bakabiliriz şimdi. Türkiye’de yaklaşık on yıldır, „yöneten blok“ içinde yaşanan çelişki ve ayrılıkların çözümlendiğini; seksen yıllık oligarşi içindeki hesaplaşmaların bitirilerek yeni bir statüko oluşumuna doğru taşındığını söylemek mümkün. Eğer kapitalist dünya içinde ve „Batı müttefiği“ olarak kendinizi konumlandırmışsanız, bu aynı zamanda kaçınılmaz bir dönüşümdür zaten; çünkü içinde yer aldığınız dünya, küresel finans-kapitalin olabildiğince akışkan ve şeffaf hale gelerek ilişkide bulunduğu her ülkeye kendi standart modelini yerleştirdiği bir dünyadır. Entegre olmak ve o küresel akışkanlıktan payını almaktan başka seçeneği bulunmayan egemen sınıf, „ulusal burjuvazi“ olmaktan çoktan çıkmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyada giderek artan hızda yaşanan bu küresel değişim, Türkiye’deki iktidarın dokusunu da 1950’lerle birlikte etkisi altına almaya ve çekip çevirmeye başlamıştı zaten. İmparatorluktan cumhuriyete geçişin „kurucu gücü“ durumundaki unsurlar içinde burjuvazinin iktidarı için engelleyici olarak görülenlerin tasfiyesi, zaman zaman kesintilere uğrasa da 1990’lara dek sürdü. Yaklaşık on yıldır da, son ince ayar ve rötuşlar yapılıyor, pürüzler gideriliyor, sorun çıkaran unsurlar „yola getirilerek“ dönüşüm tamamlanmaya çalışılıyor. Kısacası, egemenlerin „tarihsel blok“u kendini yenileyerek, küresel müttefiklerinin öngördüğü yapıya entegre olmayı sürdürüyor.
Aynı süreç içinde işçi sınıfı ve sosyalist hareketin aldığı yolsa, her ne kadar 50 yıl öncesine oranla epey mesafe katedilmiş gibi görünse de, çok daha az. 1960’ların görece özgürlükçü ortamında serpilmeye başlayan ve gerçekten kendi aydınlarını yetiştirme yolunda önemli adımlar atan sosyalist hareket, yaklaşık on yıl arayla gelen iki askeri darbenin yarattığı ağır travmaların etkisinden sıyrılmaya henüz başlayabiliyor ancak.


Kürt hareketi ve ‘devlet refleksleri’

Buna karşılık, Türkiye’de cumhuriyet tarihi boyunca statükonun baskı ve dayatmalarına karşı güçlü direniş refleksi göstermiş Kürt ulusal hareketi 1970’lerden bu yana o denli ciddi yol aldı ki, bugün ülkedeki en etkili muhalif güç durumunda. Siyasi örgütlenme düzeyi, partileşmesi, yerel yönetimlerde ağırlığını giderek artan oranda koymasının yanı sıra, kendi aydınlarını ve kurumlarını da oluşturdu ve yaygınlaştırdı. En önemlisi de, burjuva devlet biçiminin genel karakteri olan „seçilenlerin seçenlerden koparılarak devlet yapısı içinde asimile edilmesi“ sürecinden sıyrılmayı bildi; hem parlamentoda hem de yerel yönetimlerde, „seçenlere hesap veren ve onlar tarafından denetlenen seçilenler“ yaratma konusunda önemli oranda yol aldı.
Devletin 80 yılı aşkın refleksleri içinde „Kürt hareketi“, her zaman „tehlikeli“ ve rahatsız edici bulunmuştur. Bu yakın geçmişin statükocu, yaygın deyişle „askeri vesayet altındaki“ devlet yönetimi için de böyleydi, bugün AKP iktidarıyla özdeşleştirilmeye çalışılan „sivilleşme“ iddiasındaki yönetim için de böyle. Aradaki önemli fark, bugünün iktidarının yalnızca askeri baskı ve zulüm yoluyla Kürt hareketini etkisizleştirmek yerine, onun kendi içinde oluşturmakta olduğu bloku „ideolojik hegemonya“dan da yararlanarak parçalamak istemesinde yatıyor.
Geçen seçim döneminin ardından gelen „Kürt açılımı„, böylesi hamlelerden biriydi. Bu dönemdeyse ideolojik manipülasyona, BDP üzerindeki politik baskılar ve elbette KCK operasyonu gibi hamlelerle, „politik hegemonya“ da eşlik ediyor her düzeyde. Nedeniyse gayet açık: Kürt hareketi son 20 yıl içinde katettiği mesafe ve kazanımlarıyla, Türkiye’nin geri kalanı için „kötü örnek“ oluyor. Daha da önemlisi, BDP son seçimler öncesinde girdiği ittifaklar sonucu „Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku“nun oluşmasındaki ağırlıklı katkılarıyla, bir „Türkiye partisi“ olma yolunda çok ciddi adımlar attı.
İki karşıt blok, giderek artan bir ivmeyle toplumsal yaşamın her alanında yüz yüze geliyor son yıllarda. Burjuvazinin rüzgârıyla yelkenlerini çoktan şişiren siyasi iktidar, kendi gücü ve etkisine ayak diremekte olan unsurları devlet mekanizmasından arındırırken; muhafazakârları, kendini „liberal“ olarak adlandıran bazı aydınları, küresel finans-kapitali ve etkisi yurt dışına dek yayılmış bir „cemaati“ de yanına almış durumda. Karşısında muhalefet olarak ayakta duran bir tek ciddi güç var, o da Kürt hareketinin lokomotifini oluşturduğu „Blok“.
12 Haziran seçimleri sonrasında iyice netleşen bu tablo karşısında yeni statükonun mimarı olan AKP iktidarı, oluşturduğu „tarihsel blok“ içinde kendisi için tehlikeli gördüğü bu oluşumun üzerine bütün kanallardan yürüyor: BDP milletvekilleri tutukluluk engeline takılıyor; partinin yerel örgütleri üzerinde gözaltı ve tutuklama terörü estiriliyor; Kürt hareketinin liderine İmralı’da amansız bir tecrit uygulanıyor ve giderek yaygınlaştırılan KCK operasyonlarıyla savunma avukatları bile tutuklanarak hukuksal yollar tümüyle tıkanmaya çalışılıyor. Bunlar işin „politik hegemonya“ ile ilgili yönü.
Diğer yandan, büyük oranda „ulusal karakter“ taşıdığı ve gücünü buradan aldığı varsayılan Kürt muhalefetini eritmek ve çözülmesini sağlamak için, sınıfsal bağlardan da yararlanarak yoğun bir ideolojik çaba harcıyor AKP iktidarı. Bir yönüyle Kürt burjuvazisini yanına alarak hareketin sınıfsal çelişkilerinden yararlanmaya çalışırken, bir yönüyle de bu coğrafyadaki en etkili kitle denetleme mekanizması durumundaki dini devreye sokup, „cemaat“in etkinliğini bu doğrultuda kullanıyor. Siyasi iktidar için bu mücadelenin, hegemonyanın güçlendirilmesi adına son derece önemli görüldüğü, Kürt nüfusun yaşadığı kentlerde „sivil toplum“ alanında yürütülen yoğun çalışmalardan da anlaşılabiliyor.


Yeni tarihsel blok

Gelelim „Koma Civakên Kurdistan“ (Kürdistan Topluluklar Birliği) ya da kısa adıyla KCK’nin, niçin üzerine bu denli hırs ve kararlılıkla gidilen bir yapı olduğuna. Kamuoyuna medya tarafından „İmralı’nın isteği üzerine PKK kadrolarınca oluşturulduğu“ mesajı verilen KCK, aslında tam da Gramsci’nin sözünü ettiği „yeni tarihsel blok“ kavramını çağrıştıran bir sivil örgütlenme. Yerel yönetimlerden başlayarak „sokakla bütünleşen“ bir alternatif yapılaşmanın; kendi kurumlarının prototiplerini varolan sisteme rağmen biçimlendirmenin; seçenle seçilen arasındaki kopukluğu ortadan kaldırma yolundaki etkili bir arayışın adımları da diyebiliriz.
Mevcut yasalar karşısında başlı başına bir „suç unsuru“ olarak görülmesi; devletin savaş halinde olduğu bir askeri yapıyla bağlaşıklığı; sunduğu görüntüyle bir „paralel devlet“ izlenimi vermesinden ötürü „tehlikeli“ bulunması, işin hukukçuları ilgilendiren yönü. Bugünkü hukuk sistemi içinde „yasadışı“ olması da öyle. Ama toplumsal ve siyasi açıdan bir yorum getirilecekse, KCK’nin, „varolan siyasi mekanizmalarca ele geçirilip eritilmeye karşı etkili bir direniş“ olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu anlamda, belki de siyasi iktidar tarafından „karşı hegemonya“nın aracı ve „yeni tarihsel blok“un bileşenlerinden biri olarak görüldüğü için, varlığı doğrudan doğruya „isyan“ kategorisinde değerlendiriliyor ve onun üzerinden gidilerek hem Kürt hareketinin, hem de bu bahaneyle ülkedeki en etkili siyasi muhalefetin „aklı hapsedilmeye“ çalışılıyor.


343


YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazı Boyutu:12 14 16 18