Irkçılık ve din üzerine

04 Mayıs 2018 Cuma

ABDURRAHMAN AYDIN

Düşüncenin gerçek bir derinlik kazanması yolunda bizim topraklarımızın tuhaf diyebileceğimi çocuksuluğunu aşmak ne yazık ki bir hayli zor. Bu zorluğun bir hayli boyutu, veçhesi var elbette, fakat bu veçhelerin hemen hepsinin temel mantığının da dinsel koordinatlara sahip olduğunu teslim etmek gerekiyor. Bu dinsel ve kimi zaman da mitolojik mantık, özellikle de temel nedensellik kurgularımızda görünürlük kazanıyor. Bu nedensellik kurgusunun en belirgin olduğu haller ise zaten pek çoğumuzun malumu olduğu üzere, kurbanın ya da mağdurun suçlanması edimidir. Birinin başına kötü bir şey geldiğinde, sanki bu kötülüğü bir yapan yokmuşçasına, bizzat o kimsenin sorumlu tutulması halleri gibi… Öyle ya, kim bilir ne yapmıştır da başına bu gelmiştir.

En basit gündelik reflekslerimizin bile bu türlü bir nedensellik içerisine kaydedildiği bir dünyada, temel metinleri, bu toprakların kurucu metinleri diyebileceğimiz metinleri tartışmaya açmak, tartışmak da bir hayli güç bir şey haline geliyor. Çünkü bu metinlerin kendileri de büyük oranda modern zamanlarda üretişmiş ‘mitlerle’ çevrelenmiş bulunuyor ve bunların esasına ulaşabilmenin tek yolu da bu mitleri parçalamaktan geçiyor. Fakat mitin yapısını sökmek, bu mitin ürettiği öznenin de yapısını sökmek anlamına geldiğinden, yine yukarıda zikrettiğim nedensellik kurgusu içerisine yerleşen bu özne, krizle dosdoğru yüzleşmek yerine, bu krizi başkasının üzerine yıkmak üzere konum alabiliyor, hatta zaten çoğunlukla bu konum alınıyor. Örneğin Türklüğün gerçek bir krizden geçmekte olduğu bir dönemde, bir Türk’ün “Biz milliyetçiliği deneyimledik ve ne kadar kötü bir şey olduğunu biliyoruz. Kürtler milliyetçilik yapmamalı” demesinde olduğu gibi… Kürtlerin milliyetçilik yapmamaları gerektiği fikrini elbette ben de savunuyorum; çünkü milliyetçilik cemaate vurgu yapar ve cemaate vurgu yaptığı oranda da tuhaf bir paradoksla toprağı siyasal’ın dışına atar. Ama yukarıda bir örnek olarak aktardığım akıl yürütmenin kendisinde yine de çok ciddi bir sorun var, o da Kürtlerin Kürtlüklerini açığa çıkaran deneyimlerin, gerçekte bir iktidar icrasından çıkıp gelmekte olduğunu görmezden gelmesi.

Yani “Biz bunu deneyimledik” ifadesindeki geçmiş zaman kipi aldatıcı; çünkü eğer bir ‘biz’den söz ediliyorsa, bu ‘biz’ de ancak ortak bir deneyimle bir biz olabilirse, süreğen bir deneyime işaret eder bu. Bitmiş bir şey söz konusu değildir; bir varoluş biçimi olarak bir yalan söz konusudur. İşte bu yalan varoluştur zaten Kürt’ün Kürtlüğünü önce açığa çıkarıp, sonra bunu tahrif edip çirkinleştirerek gerisin geri Kürt’e fırlatan. Kürt Kürtlüğünü öne sürdüğünde milliyetçilik yapmıyor; aksine sistematik bir biçimde Kürt’ü çirkin, pis, aşağı bir varlık olarak inşa etmeye yönelmiş bir ırkçı sistemi kesintiye uğratıyor. Kürt olmayı üstlenmek ya da üstlenmemek yönünde bir tercihe zorlayan bir zor sistemi varken, Kürt olmayı üstlenmenin değil, buna zorlamanın milliyetçi bir sisteme işaret ettiğini ortaya koymak için bile bir kamyon miti dağıtmak zorunda kalmak da işte olsa olsa, reel zorun sembolik düzeyde yeniden üretilmişliğine işaret eder.

İşte bu toprakların temel metinleri diyebileceğimiz metinleri hakkıyla okumanın önünde aynı mekanizmaya sahip mitler dikiliyor. Özellikle de Türk-İslamcı cenah dolaşıma sokuyor bu mitleri; başka bir yorum, başka türlü bir söz mümkün değilmiş gibi davranarak, fakat son derece milliyetçi bir söylem içerisinde yeniden dizayn edilmiş bir kutsalı da bütün dokunulmazlığıyla öne sürerek. Türklük adına söz geliştirip, bunu dinsel bir söylem gibi ittirmek; buna itiraz geliştirdiğinizde de sanki İslam karşıtıymışsınız gibi, sanki din düşmanıymışsınız gibi bir algıyı devreye sokmak… Bir taşla iki kuş! Hem modern-milliyetçi mitleri muhafaza etmeyi başarmak, hem de dinsel söylemi tekeline almak!

Bir doğu-batı karşılaştırması içinden, en çok geliştirdikleri argümanlardan biri de şu biçimde: “Sıkıysa örneğin Thomas Hobbes’un yaptığı işe mit deyin. Hobbes’un Leviathan’ının yarısı Eski Ahit yorumudur.” İşte egemen kimliğin pişkinliğinden başka adı yoktur bunun. Bu diyarlarda örneğin Kur’an hakkında alternatif bir yorum mümkünmüşçesine liberal bir pozisyon seçip, sonra da liberalliğin eleştirisini üretmek filan…

Aslında bunca gevezeliği, sözü, son günlerde okuduğum bir kitaba getirmek için yapıyorum: Kameron Carter’ın Irk’ın Teolojik Bir Muhasebesi adlı kitabına. Türk-İslamcılarının “Sıkıysa” diye parmak salladıkları işlerden birini yapıyor Carter; modernitenin ırksal imgeleminin soykütüğünün Hıristiyanlığın kendisini Yahudilikten koparma arayışına kayıtlı olduğunu ileri sürüyor. Üstelik kendisi de inançlı bir teolog ve bunu 21. yüzyılda bu türlü bir ırkçı envanterden kurtulmuş bir Hıristiyanlık arayışıyla yapıyor.

Carter söz konusu kopuşun iki aşamalı olduğu kanısında. İlk aşamada Yahudiler Batı Hıristiyanlarının tersine bir dinsel grup olarak değil, bir ırksal grup olarak kurgulandıklarını ve bu ırksal kurgulayışa da Hıristiyan teolojisi ile felsefesinin önemli katkılar sunduğunu belirtiyor. Böylelikle Yahudiler, Batılının kendisini önce dinsel bakımdan, ardından da ırksal bakımdan farklı görmesini sağlayan bir ayna olarak konumlanıyor. İşte bu farklı görme, farkı öne çıkarma eğiliminin de daha sonraki ırkçılığın temel mantığını oluşturduğunu ileri sürüyor Carter. İkinci aşamada ise Doğu’nun bir halkı olarak ırksallaştırılmış olan Yahudilerin Batılılardan daha aşağı bir ırk oldukları kabulünün çalışmaya başladığını belirtiyor. Böylelikle Yahudi’nin dinsel olarak kurgulanan ‘aşağı’ oluşu fikriyatının, modern zamanlardaki ‘beyaz üstünlüğü’ biçimindeki ırkçı imgelemin temellerinde durduğu fikrini ileri sürüyor. Ve elbette Hıristiyanlıktaki hangi öğelerin buna yol açmış olabileceği sorularını da sürekli sorarak yol alıyor Carter, çünkü ırkçılığın zemini kılınabilecek bir Hıristiyanlık biçimini aşmak istiyor bu inançlı teolog.

İslam’daki hangi öğelerin Türk ırkçılığının yedeğine koşulduğu sorusunu sorabilecek kadar açık yürekli olunabilecek midir? Benim için tek soru bu.



817
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: