Gerçekte çürüyen kim ve ne!

26 Nisan 2018 Perşembe

ARZU DEMİR

Türk devletinin 95 yıllık tarihinde özellikle son 40 yıldır sıkça tekrarladığı insanlığa karşı suçlardan biri daha ortaya çıktı. Memleketin seçim merkezli yoğun gündemi içerisinde çok fazla kimsenin dikkatini çekmedi açığa çıkan bu insanlık suçu. Bahsettiğim insanlık suçu; bir HPG gerillasının daha cenazesine yapılan işkence. Mezopotamya Haber Ajansı’nda yer alan habere göre, HPG’li Özgür Dağhan, Gümüşhane kırsalında 2010 yılının 10 Haziran günü çıkan çatışmada hayatını kaybetti. 

Ailesi cenazeyi almak için Trabzon Adli Tıp Kurumu’na gittiğinde kendilerine gösterilen fotoğraflardan çocuklarının cenazesini teşhis etti. Ancak cenazeyi aldıklarında korkunç bir manzara ile karşılaştılar. Bir babanın evladının cansız bedenini almasından daha korkuncu ne mi olur? Kulağı, burnu kesilmiş, işkence yapılmış cansız bedenini almak örneğin. Dağhan ailesi, teslim aldıkları cenazenin burun ve kulaklarının yerinde olmadığını, boyun ve göğüs bölgesinde ciddi yanıklar olduğunu gördü. Durum aslında açıktı. Özgür Dağhan’ın cenazesine otopsi işlemi sırasında fotoğraflar çekildikten sonra işkence yapılmıştı. 

Sömürgeci Türk devletinin tetikçileri daha önce de öldürdükleri gerillaların burun ve kulaklarını kesmiş, hatta bazıları hatıra olsun diye bu suçu işledikten sonra fotoğraf bile çektirmişti. Bu özellikle 1990’lı yıllarda Türk devletinin kullandığı bir savaş yöntemiydi. Dağhan ailesi, evlatlarının cenazesine işkence yapanların cezalandırılması için hukuk mücadelesi başlattı. Elbette, bu mücadelede pek bir ilerleme sağlanamadı. Sadece Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bir karar var ellerinde: “Cenazeye yapılan insan hassasiyetiyle bağdaşmayan bir uygulama.” 

AYM’nin bu kararı da savcılığın kararını değiştirmedi ve savcılık ailenin yaptığı başvuruya “takipsizlik” yanıtını verdi. Savunması ise şu oldu: “Cenazedeki bozulmalar çürüme nedeniyle olmuştur.”

Gerçekte çürüyen kim ve ne? 

Çok açık ki savcılığın bu kararı, çürüyenin tepeden tırnağa bir sistem ve toplum olduğunu gösteriyor. Çünkü bu devlet, ölüler ile savaşıyor, ölüleri rahat bırakmıyor. Özyönetim direnişi günlerinde cenazelerin defnedilmesine izin vermemenin anlamı neydi? Ölüler ile savaş değil miydi? Ya da bir annenin evladının cansız bedenini toprağa veremediği için buzdolabında saklamasını nasıl açıklayacağız? Ya da Kürt siyasetçi Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesine yapılanlar? 

Bütün bunlar, resmi/ gayri resmi, legal/ illegal, askeri/ siyasi tüm kurumlarıyla Türk devletinin tepeden tırnağa çürüdüğünün resmidir. Çürümenin merkezi de Saray diktatörlüğü ve lideri Erdoğan’dır.

Şimdi bu çürümenin tüm topluma yayılmasını sağlamayı amaçlıyorlar. Koca koca erkeklerin cinsel istismarına maruz kalan çocukların, eğer yaşları 12’den büyükse rıza gösterdiklerine bizi inandırmak ve böylece bu suça ortak etmek istiyorlar. Toplumu bu ortaklık ile çürütmeyi arzuluyorlar. “Bir kerecikten bir şey olmaz” diyen bakanlar ile çocuklara yönelik cinsel suçların işlendiği vakıflar yerli yerinde dururken, tacizci ve tecavüzcü erkeklerin “kimyasal hadım”a tabi tutulmasıyla adaletin yerine geleceğine ve çocukların cinsel istismardan kurtulacağına inanacağımızı sanıyorlar. Bizi buna inandırarak yine bir suçun ortağı yapmayı amaçlıyorlar. Her gün 4-5 kadının canını alan erkeklerin, “öldüren sevgisi”ne alışmamızı istiyorlar. “Erkek çok sevdiği için öldürdü” diye düşünmemizi ve ellerindeki kanın üzerimize sıçramasını bekliyorlar. Maden ocağında bir seferde 301 insan hayatını kaybederken, bunun bir katliam değil, “alın yazısı” olduğuna inanmamızı istiyorlar. Böylece alınlarındaki kara lekeyi bize de bulaştıracaklarını düşünüyorlar.

Tüm bunlar çürüme değildir de nedir?

Bu ülkede, 23 Nisan Çocuk Bayramı’nda bir çocuk işçi elektrik akımına kapılarak can verdi. Daha ne olsun! Babası da oğlunu kurtarmaya çalışırken hayatını kaybetti. Çocuk bayramında bir çocuğu öldüren sistem çürümüş değil de nedir? Ya da 23 Nisan’dan birkaç gün önce, bir bebek annesi ile birlikte cezaevine girdi. “Çocuklar ölmesin” dediği, başka bir ifadeyle barış istediği için bir öğretmeni bebeği ile birlikte hapseden sistem, çürümüş değil de nedir?

Efrîn’de hastaneleri, sivil yardım konvoylarını bombalayarak katliamlara imza atan bir orduya moral vermeye gidenleri “sanat güneşi” diye topluma sunan bir sistem, çürümüş değil de nedir?

Saray rejiminin, polisinden yargısına, okulundan bankasına tüm kurumları çürüdü. Bu öyle bir çürüme ki, bataklık gibi. Bir kere girdin mi battıkça batıyorsun. 

Ama hala umut var!

Saray karanlığına teslim olmadıkları için cezaevlerine konulan binlerce insan “hala bir umudun var olduğu”nun resmi değil mi?

Binlerce kadının, 8 Mart gecesi İstiklal Caddesi’nde çınlayan sesi de “umudun çok güçlü” olduğu göstermiyor mu? 

Saray diktatörlüğünün tüm tehditlerine rağmen, HDP kongresinde toplanan 30 bin insandan daha güzel umut fotoğrafı mı olur?

Suçun üzerimize bulaşmaması için hala umut var!

İnsanlığın çürümemesi için hala umut var!

Ne mutlu ki hala umut var!



615
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: