Kimdir vatan haini? Vatan neye denir?

13 Nisan 2018 Cuma

ABDURRAHMAN AYDIN

İnsan en çok eksikliğini duyduğu şey hakkında söylem ve davranış (performans) geliştiren bir varlıktır. Örneğin yeterince ‘erkek’ hissedemeyen biri, daima erkeklik performansları sergileyerek bu erkekliğin onayının arayışına girer. Sürekli eksiklik, sürekli performans anlamına gelir. İfadenin ‘yeterince erkek’ olabilmenin mümkün olduğunu ima eden bir yanının olduğunun farkındayım; ama doğrusu ‘yeterince erkek’ diye bir şey de söz konusu değildir; öyle bir şey yoktur zaten. Daha ziyade, bir eksiklik duygusuyla girişilen performatif edimlerdir zaten mevcut haliyle erkekliği kuran şey. Sürekli bir performansla kendi varlığını kanıtlamaya çalışan bir şey… Çünkü bu kısır döngü içerisinde sürekli sınanmakta olan bir erkeklik söz konusudur. Tuhaf bir paradokstur bu; yeterince erkek olamadığı için sürekli erkekliğini öne sürerek, sürekli bu yönlü edimlerle erkekleşir erkek. Çok derinlerdeki bir eksiğe karşı geliştirilmiş daimi bir yanıttır onun hikâyesi.

Çok benzer bir işleyişi, 19. yüzyılın sonlarından beri ‘vatan’ imgesiyle ilgili olarak da görüyoruz bu topraklarda. Daimi bir ‘vatan’ performansı sergileniyor. Bu kadar fazla ‘vatan’ vurgusu da biraz düşünen bir insanı elbette işkillendirir. Yoksa bir kuşkunuz mu var? Erdoğan’ın bir konuşmasından küçük bir bölüm: “Türk milleti olarak bu toprakları kanlarımızla yoğurarak vatan haline getirdik.” Fakat psikanalizde lapsüs denilen dil sürçmeleri vardır ve tam bunu söylediği sırada ‘kanlarımız’ sözcüğünde bir lapsüs yaşadı. “Kanlımızla” dedi önce, sonra düzeltti. Psikanaliz, lapsüs durumlarında, bir sözün, bir söylemin arkasına itilmeye çalışılan bir gerçeğin açığa çıktığını ileri sürer. Daha doğrusu konuşan özne neyi gerçek olarak biliyorsa o şey, manipüle etmeye yönelik konuşmasının içerisine sızar ve kendisini duyurur. Kendisi de farkında çünkü: Bir toprak kanla yoğruluyorsa, en az iki tarafın kanı dökülür. O halde kim nereyi kimin vatanı olarak yoğurmaktadır bu denkleme göre? Bu denklemin mantıksal ve tutarlı bir sonucu yok. Ama önemli olan performanstır; tutarlılık değil.

Ajitatörlerin konuşmalarında tutarlılık aramak boşunadır zaten. Adorno, faşist propagandanın temel koordinatlarını ortaya çıkarmaya çalışırken, bütün ajitatörlerin ifadelerinin ezici bir çoğunluğunun ad hominem temelli olduğunu ve bu doğrultuda çalıştığını saptamıştır. Ad hominem klasik mantıkçılar tarafından bir envanteri oluşturulmuş safsata nitelikli akıl yürütmelerden bir tanesidir ve argümanla ilgilenmek yerine argümanın sahibini, üstelik de tartışmayla hiç ilgisi olmayan meselelerden hareketle karalamak anlamına gelir. Örneğin tıbbi bir konu konuşulurken bir hekimin dile getirdiği bir argümana karşılık, o hekimin özel yaşamına dair bir şeyler söylemek gibi… Adorno, bu türlü söylemlerin rasyonel hedefler doğrultusunda oluşturulmuş rasyonel ifadelerle kendilerine takipçiler bulma amacına değil, açıkça psikolojik hesaplamalara dayandığını da gösterir. Ajitatörlüğün bu biçimi, tam da bu insanları bir ‘insan sürüsü’ne dönüştürme amacını, yani kalabalıkların hiçbir anlamlı siyasal amaç olmaksızın şiddet eylemlerine yatkın hale getirilmesi ve pogrom atmosferinin yaratılması amacını ortaya koyar.

Ad hominem bir akıl yürütme ve aynı zamanda bir performans örneği: “Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır!” Mithat Cemal Kuntay’ın şu meşhur propaganda şiirinden bir dize bu. Dizenin kendisinin açıkça ortaya koyduğu gerçeklik, ölümden önce uğruna ölünecek bir vatanın olmadığıdır. Çünkü Vatan’ı vatan yapan şey, bu dizeye göre, uğrunda ölünmesidir (Önce öl, sonra öde! Çağın ticari metaforlarla düşünen genel kalıplarına da uygun hani). O halde ölmeden önce ortada vatan yok! İşte bütün performans edimini kuran da bu kaygının kendisidir zaten. Bu kaygı paranoyak bir milliyetçiliğe yol açmıştır ve hala da açmaya devam etmektedir. Bu paranoyak milliyetçilik de daimi bir ölüm seferberliği halindedir; Freud’un bir kavramıyla bir tanato-politika, yani bir tür ölüm siyaseti işlerliktedir daima; çünkü bir vatanı yoktur. Bir toprağı, sürekli ölümle vatan kılma arayışındadır.

Bu türlü bir vatansızlığın izlerini siyasal dağarcıkta da sürmek mümkün. Çağımızda kullandığımız anlamıyla yurt, yurttaş gibi sözcüklerin siyasal temellerini Antik Yunanlılar atmışlardır. Detaylarına girmeyeceğim, ama kısaca söylenirse, Kleistenes reformlarıyla birlikte, kandaşlık (klan, kabile, aşiret ilişkileri) Atina’nın ufkundan uzaklaşarak yerini toprak bitişikliği ilkesine bırakmıştır. Böylelikle asli siyasal kategori, soyluluk ve iyi doğmuşluk olmaktan çıkarak toprağa, yurda doğru bir bükülme halinde ortaya çıkmış; polis (kent devleti) ve polites (yurttaş) asli siyasal kategoriler olarak belirmişlerdir. Bizim buralar ise 'polis' sözcüğünü 'medine' diye karşılamış, fakat 'polites' (citaen - bugün yurttaş ya da vatandaş diyoruz) sözcüğüne bir karşılık bulamamış. Çünkü toprak bitişikliği esasına dayalı bir siyasal mantık gelişmemiş bu topraklarda. Daha ziyade, Veblen'in bir ifadesiyle 'yağmacı ekonomi' modeli ve bunun getirisi bir toprak tahayyülü... Toprak, siyasal bir ilke olarak önümüze düştüğünde yüzyıllardan on sekizincisindeymiş insanlık. O zaman da Arapça 'vatan' sözcüğüne başvurulmuş, Araplar muvatin demişler, İranlılar hemvatan demişler, Türkler de vatandaş demişler. Vatan ise kişinin doğduğu ya da evinin bulunduğu yer anlamına geliyormuş klasik Arapçada. Bütün bu performatif edimleri, yani sürekli bir vatan inşası edimlerini de göz önünde bulundurarak tekrar düşünelim: Vatan haini kime denir?

Not: Selahattin Demirtaş’ın mahkeme savunmasından hareketle bu vatan hainliği konusu üzerine, bu defa güncel siyasal anlamı çerçevesinde yazacağım ilerleyen günlerde.



634
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: