Efendi-köle kıskacı...

ozguramed@live.com | 10 Nisan 2018 Salı

Özgür Amed

Bir insanın “yalnızca tanınmak suretiyle” gerçekten var olabileceğini söyleyen Hegel, birbirini karşılıklı tanımanın öneminden bahseder. Bunu da öz bilinç kavramını ortaya atarak yapar. Öz bilinç, kendinde ve kendi için demektir ve ancak tanınıp, bilinmekle gerçekleşir. 

Kişinin iyi ya da kötü, güçlü ya da zayıf olsun, bir diğer kişiyi yok sayması kendisinin de tamlığa ulaşmış biri olmasına engeldir. Bu tanınma mücadelesi, yani varlık, var olma mücadelesi, öyle kolay değildir. Bunun için bir ölüm kalım savaşı verilir. Girilen bu savaş, iki taraf açısından kesin olan varlıklarını hakikat düzeyine çıkarmak içindir. Hegel, başka biri tarafından tanınma için verilen bu savaşı ölümcül bir alana çekmez, bu savaş karşı tarafı tümüyle yok etmek üzerine değildir. “Taraflardan birinin isteklerinin bir anlamı” olduğunu gösterecek biçimde takdir etme, kayıtsız kalma ve itaat etme gibi davranışlarda bulunacak bir öteki gereklidir. 

Ölüme varmayan bir zafere, kimin gereksinim ve isteklerinin önemli olduğunun açığa çıkmasına ve bu eşitsiz belirleme işine, “Efendi-Köle Diyalektiği” der Hegel… 

Kendisine birini köle kılan, kılmak isteyen ve onu gasp eden efendi, kendi arzuları için çalışılmasını dikte eder. Köle ise hayatta kalmak, varlığına devam etmek, ettirebilmek için kendisini olumsuzlama yoluna girer. İçgüdü ve özünü bastırır. İroni de bu noktadan sonra başlar, çünkü köle, efendisi için yaptığı iş yani çalışma aracılığıyla kendi gerçekliğinin bilincine varır. Köleliğin dışına atılan ilk adım da böyle başlar. Köle, kendisine ait bir zihin olduğunu keşfeder. Hegel’e göre gelecek, bu yüzden tüketen efendinin değil de çalışıp üreten kölenindir. Tarih, kölenin kendi köleliğini olumsuzlamasıyla ilerler. Dikkat edilirse burada iki taraf arasında birbirini tümden yadsıma yok, öteki olanı bir yönüyle ortadan kaldırırken, diğer yönü ile muhafaza eden bir diyalektik var. Aslında burada köle, efendinin aymazlığı ve isteklerinin ölçüsü oranında özgürlük kazandığı ortadadır. Efendiye itaat ederek özgürlük ve özerkliğini keşfeder. Efendiye karşı duyduğu ölüm korkusu ile bilincin bilincine varır. 

Efendi-köle diyalektiği özetle yukarıdaki gibi ifade edilebilir. Benzetme, bugünkü mevcut egemen zihniyetin kodlarını ve onun varlık bulma yönünü içermesi açısından önemlidir. Söz konusu durum; koşullu, yanılsamalı, sahte bir özgürlük halidir. Bugün iliklerimize kadar bize dayatılmak istenen de bir yönüyle budur.  

Denilebilir ki „tanınmak“ için bir ilişkinin ezen-ezilen teorisini yaratmak ve bunu bir taraf üzerinden sonsuzca meşrulaştırmak için mükemmel bir zihniyet tasarımı…  

Michel Tournier’in „Cuma“ adlı eseri de bu diyalektiğin yaratmak istediği bir diğer yönü iyi deşifre eder. Bu da „özne-nesne ayrımı“dır. Başkasının yokluğu benim var oluşumu sağlar mı sorusu etrafında bir adada geçen „modern Robinson Crusoe“ hikayesidir söz konusu olan. Çünkü kendini adaya vali olarak atayan Crusoe, Cuma’nın varlığı ile yepyeni sancılar yaşar. Ve varlık ispatını karşı tarafı nesneleştirmekte bulur. Cuma’ya özne olma hakkı vermez. Cuma karşı atağa geçince ise olayların ve adanın seyri bütünen değişir.

Somutlaştırma adına, çok uzağa gitmeden, zindan gerçekliğini bu iki diyalektik üzerinden düşünebiliriz. Zindan dediğimiz şey egemen açısından bir efendi olma kendini kanıtlama arenasıdır. Zindanın varlığı ve devamlılığı, onu yaratan kafanın varlığı anlamına gelir. Zindan, bir bedensizleştirme aracı olarak itaati arzular. İçine aldığı birey tarafından tanınmak ister. Varlığını kabul ettirmek için öldürmez, zafer için yok etmez ama bireyin ruhunu gasp eder, ölümden beter bir hal ile ona olmadık şeyleri aşılar. Her zindan aynı zamanda dev bir ekonomi çarkıdır, kişiyi topluma kazandırma, ıslah etme adı altında yoğunca sömürür. Zindanın dayattıklarına boyun eğen, onun arzu ve isteklerin evet diyen kişi, düşman nezdinde “varlık kazanır.” Tek tip elbise konusu da her şeyden önce bu gerçeklikle ilgilidir.  

Bir yasa koyucu olarak egemen, yaşam üzerinde bir hak sahibi olduğunu bilir. Yarattığı siyasi düzen, kazandığı meşruluk biyoiktidar politikaları ile süreklilik kazanır. Biyoiktidar tamamen bedene çalışır. Bedeni kurutur, kemirir. Foucault’un deyimi ile bireyleri yararak geçer, keser ve tekrar şekillendirir.

Bugün toplumun her bir damarı atomlarına kadar illegalize edilmiş durumda. Her alanda bir kuşatma var. Toplum açlıkla terbiye edilirken yozlaştırma faaliyetleri de gırla sürüyor. Geleceği çalınıyor. Sahte bir özgürlüğün kollarına özünü yadsıyarak koşanları görüyoruz, yine özerkliğini efendisinin şarlatanlığı, beden üzerindeki sahiplik iddialarına hak ve alan tanıyarak alanları da görüyoruz. Eksik-yanılgılı ve sıradan yaklaşıma sahip bir insan ordusu da sürekli hazırda tutuluyor.  

Hegelyen modern kölelerin yaratılmak istendiği bu dönemde, her şeyi özne/nesne ayrımına tabi tutulduğu bu günlerde teslimiyet mi direnmek mi sorusundan başka önümüzde çok bir şey yok! Bence burada hatırlamamız gereken en önemli şey direnişin bin bir yüzlü olduğudur. Umut içermesi de bu özelliği ile ilgili olabilir. Yine tarihsel toplum gerçeği, aynı zamanda bir direniş gerçeğidir ve yeterince yol göstericidir.



741
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: