Askılı cehaleti dolan da gel!

guleryildiz@gmail.com | 04 Nisan 2018 Çarşamba

GÜLER YILDIZ

Ümit Kıvanç “çanta taşıma ve ömür boyu çiftleşme” başlıklı yazısını P24’te kaleme aldığında, Efrîn’e sanatçı seyahati henüz gerçekleşmemişti:

“Bizde hayat, kimin kime çanta taşıtabileceğini ve kimin cebini doldurabileceğini tayin edebilmek için yürütülen bir mücadeledir. Asla erik falan değildir. Eriğin ne ağacıdır ne meyvesidir. Ağaç, hiç değildir. Bize göre hayat, erik veya ağaç değildir. Erik arzulanan bir lezzettir. Biz hayatı arzulamayız. Başkasınınkini söndürdükçe anlam bulur hayatımız. Ağaçlık kendi köküne sahip olmayı gerektirir.”

Şimdi Kıvanç’ın yazısının yarattığı dalgayla bir haftadır ordan burdan bizi dit dit şeyeden kamuflajlı fotoğrafları izninizle tahlil etmek istiyorum. Sonda söyleyeceğimiz de başa alıp, sayfanın hakkını teslim edeyim:

Gördüğümüz sade suya tirit iktidar seviciliğiydi. 

Halk için sanat şey ettiklerine fena halde inanan bir güruh; belediyelerin düzenlediği festival, etkinlik, dua, zikir, mukabele için ayartılan “sanatçı” takımı, banka hesaplarındaki sıfırlar şiştikçe, Ahmet Hakan’a bile “40 yıllık imam hatipliyim ben bile Ajda Pekkan kadar güzel el açamıyorum duaya” dedirten tipitip ordusu. Bu kadar.

Tüm mesele o kendi köküne sahip olmayı gerektiren halin bilince çıkıp çıkmamasıydı.

İbrahim Tatlıses, milyonları en nadan taraflarından kavradığı ve dayattığı cehaletiyle kadınlarını dövüyor, sövüyor, kendi bol sıfırlı meşrebince seviyordu da. Onun şiddet kantarında bir gram toz olmuş kadınları da bir “İbo kadını” olarak “çocuğunun anası” saygısı ile bir köşede tutunuyordu. 

İbrahim T., kendi kökünden habersiz değildi kuşkusuz ama sahip çıkmak istediği kök “zayıf”tı. Birkaç sene önce aynı kökten Barzani ve Şivan Perwer ile verdiği fotoğraf flu’ydu şimdi. Netlik ayarı için, yine kendisi gibi “kök” sorunlu birinin desteği lazımdı: Aranan kan Erdoğan! Kendi “kök”ünü kökleme gayretindeki Erdoğan’a olan aşkını duygusal temadan astral temaya taşıyan İbo, Kürtlerin Maykıl Ceksın’ı olarak beyazladıkça ağzındaki dil, tenin renginden tel tel telleniyordu.

Alevi olmakla övünen Zerrin Özer’in Erdoğan başbakan iken “bana iş ver yoksa sokakta yatacağım” dedikten sonra “nambır wan erdoğan” şükelası olması normal! Gelsin TRT programcılığı, gitsin geleneksel horoz festivali baş solistliği... 

Hülya Koçyiğit, damadının özel şartname ile konan ihalenin tek firması haliyle tek kazananı haliyle tek cukkacısı olması hasebiyle etti o lafları da biz yanlış anladık: Özgürlük ortamının güzelliklerinden yararlanmak da ibadetlerin en kutsalıydı!

Deniz Seki uyuşturucudan hapis yatarken “dua-zikir” kutsalına yaptığı göndermeyle albüm rekorları kırmış, çıkar çıkmaz köşe yazarı olmuş, saray davetlerinde ağırlanmış, sınır karakoluna askere şarkı söylemeye götürülmüştü, daha ne olsundu! 

Seküler hayat rahatsızlığı ve bilme gerektiren adabının yarattığı rahatsızlık buhranında sıkım sıkım dut olma sendromudur yaşadıkları. Sadece üzülmek lazım onlara, sadece üzülmek.

Bir sınır karakolunda çektirilen özentili fotoğrafları aile albümlerine özenle eklerken, “ben ve Hulusi Akar” şirinliğinin nasıl bir trajediye denk geldiğini ruh bilimcileri şey etsin. Beni aşar.

Bu şüreka, ağızlar balon kadar mutlu mesut bahtiyar, “amme hizmeti” yapmakta olan askerleri ziyaret ediyor, şarkılar söylüyor, anasına, bacısına danasına selam ediyor... Bu neşe, bu heyecanın kaynağında, o askerlerin dallı güllü, dantelli bombalarıyla, mermileriyle işlenmiş cinayetleri var! Düşünebiliyor musunuz, 500’e yakın sivilin katledildiği, koca bir kentin göçertildiği, göçmeyip kentte kalanların kız çocuklarının ırzına geçildiği, evlerinin, bağlarının, mallarının talan edildiği bir parantezin içinde bu kadar mutlu olabilmek nasıl bir başarı! Ve halkın gözüne onca düşkünlüklerinden sonra iyi bir anne, duyarlı bir baba” sürmesi çekerek bir savaşın seveni olmak nasıl bir “kök” üzerinde durmayı gerektiriyor?

Ümit Kıvanç, adı geçen yazıda asklı mantar hastalığından muzdarip meyveli ağaçtan söz eder. Bu asklı mantar bulaştığı ağaçta “meyveyi cep ya da çanta biçiminde değiştirerek değersizleştiriyor” der.

“Başkomutan ve ben” selfilerinin ardından kim kime askı, kim kime çanta bir mantık yürütecek kadar değerli sözcükler biriktirmiş olmalıyız.

Zaman o kelimeleri dil altında saklamanın değil, ulu orta cümlesini kurma zamanıdır...



940
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: