Tek ölçü tek çare

27 Mart 2018 Salı

SİNAN CUDİ

Şiddet ve baskının bir sınırı olabileceği beklentisi, ahlaki yanı ağır basan bir yargıdır. Tarihin değişik zaman ve mekanlarında ortaya çıkmış despot ve tiranların uyguladığı pratikler bize bu konuda fazla iyimser olmamamız gerektiğini öğretti.

Bilinen ilk imparator Sargon’dan (MÖ 2334-2279) başlayarak günümüze dek uzanan ortalama 4 bin 5 yüz yıllık tarih içinde neredeyse her nesle bir despot düşmektedir. Sahip olduğu gücün esrikliğinde tüm dünyayı fethedebileceğini sanan bir ‘fatihin’ çıkmadığı yüz yıl yok gibidir.

Bu kolaylaştırıcı bir etkendir ve oldukça işlevlidir. Adeta tarihe yayılmış ve tüm toplumsal genlere işlenmiş bir şeker kamçı politikası uygulanmaktadır. Yüz yılın ilk yarısında despotların ve müttefiklerinin açtığı savaşlarda yıpratılan toplumlar yüz yılın ikinci yarısındaki reformist ve görece daha ılımlı politikalarla sömürülmeye devam edilir. Maalesef bu döngü binlerce yıldır devam ediyor.

Sorun şu ki; çoğu zaman bu despot ve tiranlar güçlerini kendi yeteneklerinden daha çok böylesi despot ve tiranlara ihtiyaç duyulan bir sistemin varlığından alırlar. Deyim yerindeyse her çağın bir despotu olmak zorundadır.

Auschwitz toplama kamplarıyla tarihe kara bir leke bırakan Nazi Almanya’sının despotu Hitler şüphesiz şiddet ve baskının sınırsızlığına dair en uç örneklerden biridir. Şüphesiz milyonlarca insanın tüm dünyanın gözü önünde katledilmelerine zemin oluşturan sistemin payını görmeden sadece Hitler zalimliğine vurgu yapmanın bir anlamı yok.

Tarih boyunca hep böyle oldu. Günümüzde de devam ediyor.

Erdoğan diktasının Efrîn işgalinin, yine tüm Kürt kazanımlarını hedefleyen saldırganlığının da aynı zeminden beslendiğini görmek büyük önem taşıyor. Çünkü halen birçok muhalif Erdoğan diktasının yenilgisini başta ABD olmak üzere batı dünyası eliyle olacağına bel bağlamış durumda. Bu beklentili ruh halinin sahipleri, anlaşılmaz bir şekilde, uygulanan şiddet ve baskının kendisine uğramayacağı rahatlığını da yaşıyor.

Bu tercih kesinlikle büyük bir cehaletten besleniyor. Tarihin derslerini doğru okuyamamak ve mücadele etmeyi gelecek planlarında bir yere oturtamamaktan kaynağını alıyor. Devletlerarası ilişkilerin dayandığı temel parametrelerin farkında olmamak, devletler üstü şirketlerin kâr kanununun neleri göze alabileceğinden bihaber olmaktan kaynağını alıyor.

Eğer sorun sadece bir diktatör ve onun rejimi sorunu olsaydı tarih boyunca yürütülen direnişler sayesinde çoktan cennet gibi bir dünyada yaşıyor olurduk. Ama mesele kesinlikle tek bir ülke ve o toprak parçası üzerinde palazlanan diktatörlüklerle sınırlı değil. Değişik maskelere bürünmüş bir diktatörler sistemidir söz konusu olan.

TC devletinin isteğiyle Salih Muslim’in ve İspanya devletinin isteğiyle Carles Puigdemont’un tutuklanmaları bu sistemin bir etkisidir. Özerk yönetimlerin ulus devletler karşısındaki mücadelelerinin ulaştığı aşamayı gösteren önemli bir veridir. İddia edildiği üzere demokrasi ve özgürlüklerin değil, çıkarların öne çıktığı bir sistemin varlığının en önemli ispatıdır.

En haklı taleplere karşı bile büyük bir şiddet ve baskıyla yanıt veren yeni sistemin yaptıkları şüphesiz yapacaklarının da garantisidir. Bu nedenle zaman kaybetmeksizin şapkayı önümüze koyup direniş için gerekli strateji, taktik ve ittifakları belirlememiz hayati önem taşıyor. Bana göre bu arayışımızın dayanması gereken tek ölçü ise faşizmi yenilgiye uğratma zorunluluğudur. Bunun için ne gerekiyorsa yapmaktan başka çaremiz de yok…



1213
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: