İnsan olmanın sorumluluğu

14 Mart 2018 Çarşamba

AYKAN SEVER

ABD-Türkiye ilişkilerinde son dönem göze çarpan “yumuşama” eğilimi geçtiğimiz hafta da sürdü. Minbic gündemiyle Washington’da iki günlük bir “komite” toplantısı gerçekleştirildi. ABD cenahından 24, Türkiye tarafından da 23 kişinin katıldığı bu toplantı sonrası ortak bir açıklama yapılmadı. Erdoğan rejimi yetkililerine bakılırsa epey yol alındı. Ama ortada somut bir gelişmenin olmaması, ABD’nin daha çok yine bir oyalama siyasetine başvurduğunu gösteriyor. Bunda Türkiye’ye dönük ABD kamuoyu ve yönetimi içerisindeki farklı yaklaşımların yanı sıra 19 Mart’ta Çavuşoğlu’nun ABD ziyareti yapacak olması etkili faktörler arasında sayılabilir. THY’nin bu süreçte (birçok uçağı hangarlarda yatarken) Amerikan uçak şirketi Boeing’le 7 milyar dolarlık uçak satın alma anlaşması yapmasını da artık siz bir yerlere koyarsınız. Öte yandan bu görüşmelerde Türkiye tarafının Efrîn’e dönük saldırganlığının da tartışma konusu yapılmadığı, yapıldıysa bile bu konuda da Erdoğan rejiminin işgalini engelleyebilecek bir gelişmenin yaşanmadığı da aşikar.

Fransa ve ABD’nin son günlerde yaptığı açıklamaların odağında da Rusya’nın “başarı” hanesine yazılma olasılığı taşıyan Doğu Guta’nın tahliye edilmesi meselesi var. Suriye yönetimine dönük tehditler sıralanıyor. Açıklamalarda ateşkes kapsamında olması gereken Efrîn’in adı bile anılmıyor. Batı cenahında Fransa eski Cumhurbaşkanı Hollande, Efrîn ve Doğu Guta üzerinde uçuşa yasak bölge oluşturulması talebi ile bir istisna rolünde. Le Monde gazetesine bir demeç veren Hollande, selefi Macron’dan Suriyeli Kürtler’e desteği sürdürmesini ve yaptırımlar aracılığıyla Rusya’ya baskı yapmasını da istedi.

Bu süreçte Efrîn işgaline destek veren Putin yönetiminin Türkiye’nin NATO’dan ayrılmasına dönük beklentilerinin arttığı da gözlemleniyor. Doğu Guta’da tahliye işinde yine Erdoğan rejiminin işbirliği dahilinde anlaşmalar yapılıyor. Hatta El Nusra yanlılarıyla bu grupların çatıştığı haberleri basına yansıyor. Bir anlamda Halep’te “başarılı” olan taktiğin burada da tutmak üzere olduğu söylenebilir. ABD’nin “BM yetersiz kalırsa ABD harekete geçer”, Macron’un “Suriye yönetiminin kimyasal silah kullandığı kesin olarak kanıtlanırsa vururuz” tehditlerinin arka arkaya gelmesi Doğu Guta’daki gelişmeleri işaret ediyor. Rusya ise “ortak”ı Türkiye’yi teşvik için S-400’ler konusunda sanki teslimat erkene alınıyormuş gibi göstermelik bir açıklama yaparak “2020 başında teslim edilecek” diyerek daha önceki söylediklerini tekrar etmiş oldu. Bu büyük olasılıkla NATO’nun açıklamalarına karşı bir “ihtiyaç” olarak gündeme geldi.

Suriye savaşının başlamasında belirleyici rolü olan ABD aktüel pozisyon itibarıyla çoğu zaman çelişkili bir görünüm verse de stratejik hesaplarını bir kenara bırakmış değil. Bu açıdan İran’ın tuttuğu yer önemli. Bölgedeki enerji kaynakları ve hatlarını kontrol edebilmek için İran’ın öncelikle çevrelenip etkisinin sınırlandırılması, arkasından İran’da bağımlı bir iktidarın şimdikilerin yerini alması hülyalarını süslüyor. Bunun için ABD’nin Irak-Güney Kürdistan’daki nüfuzu ve Kuzey Suriye’deki üslenmeleri vazgeçilmez önemde. Buradan bakıldığında dahi bu savaşın yakın zamanda bitme umudu maalesef pek yok.

Sürmekte olan postmodern karakterli 3. paylaşım savaşının en ateşli cephesi bir süre daha Ortadoğu olacak. Bu savaşın artan silahlanma yarışı ve giderek daha da otoriterleşen, hanedanlığa dönüşen yönetim anlayışları sayesinde uzun bir zamana ve zemine yayılması maalesef kaçınılmaz. Bu süreçte 2. Dünya Savaşı sonrası şekillenen, başta BM ve temsili demokrasi olmak üzere birçok kurum ve değerin erozyona uğradığı da görülüyor. Emperyal güçler kendi hukuklarını insanlığa dayatmakla meşgul olduğu için onların “kayıplar”la ilgili sıkıntısı yok. Bizse bu gidişat karşısında İNSAN olduğumuzu hatırlamak zorundayız, eğer hep öyle kalmak istiyorsak. Bunun yolu da dayanışmayla, mücadeleyle kapitalizmin füze rampası ve namlulara dönüştürdüğü “akıl”ı alaşağı ederek yeryüzünde ütopyamızı kurmaktan geçiyor.



891
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: