Suyun akışı

guleryildiz@gmail.com | 14 Mart 2018 Çarşamba

GÜLER YILDIZ

Uygarlık, ölülere saygıyla başlardı…

Uygarlık hep Batı’dan gelirdi ve Doğu, Batı’nın çabasıyla “bir şeye” benzerdi. Modern, iyi, temiz, beyazımsı, akıllı, kurnaz, çalışkan, itaatkar.. vb. gibi soyut kabullerle, Batı’nın yarattığı bir “benzerlik” algoritmasıydı, karışık ve düzen tutmaz yanı vardı. Ve elbette her kelimesi sahtekarcaydı…

Gittikçe korkunçlaşan bir savaşın içindeyiz ve “uygarlık” için kuracak cümlelerimiz hızla azalıyor. Maddi beklenti karşılığında icat ettikleri ve uygarlıkla temellendirdikleri “soyut” kabullerin itirazında “kan” var. Batı her dem ekmeğini kana bandırarak yiyor. Çocuklarını bu kan kültürü içinde eğitiyor ve adına “hümanizm” diyor. Kendi geleceğini garanti altına almak için, uzak toprakların geleceğini, yerin altı ve üstünü katlederek çalıyor.

Mezopotamya mesela… Mesela Efrîn… Daha uzak ve öncelerde ise Afrika… Ama Batı “uygarlık” demekti ve “uygarlık“ ölülere saygıyla başlardı ne de olsa.

Batılıyı “uygar” yapan, konuşmalarındaki nezaket ve ölçülülüktü. “Siz” derlerdi, aralarında ısrarla mesafe olması gerektiğine vurgu yapmak için… “Güler, siz…” “Ayşe, siz…” Bu “siz” hali benzeşmenin imkansızlığından türetilmişti. Taaa kıtalar aştınız geldiniz, sizinle aynı trende, aynı restoranda, aynı mağazada olabiliriz; ama işte bu kadar! Ötesi yok, fazlası yok! Benzeşemeyiz biz, asla!

Önceki gün 1927 tarihli bir Afrika belgeseli izledim. İçinde kaplanların, aslanların, antilopların olmadığı yegane belgesellerden biri. İçinde “beyaz”lar ve “siyah”ların olduğu bir film. 

Adı Kongo’ya Yolculuk. 1925-26 yıllarında çekilmiş. Tamamlanması 1927’yi bulmuş. Filmi özel kılan ünlü Fransız yazar Andre Gide’in Kongo’ya yaptığı ziyaret sırasında çekilmiş görüntüler olması. Kamerayı elinde tutan Gide’nin şu çok konuşulan sevgilisi Marc Allégret… Kongo’nun Fransız sömürgesi olan bölgeye gitmek istiyor Gide. O zaman ki adıyla Sömürge bakanlığı onaylıyor bu geziyi ve resmi bir görevle Gide ve beraberindekiler Kongo’ya gidiyor. Yazar gittiği her yerden fazlasıyla etkilenen biri. Kongo da çarpıyor onu… Kongo halkına yapılan zulmü, işlenen cinayetleri, hayatın oradaki korkunçluğunu raporluyor bakanlığa. 1927’de ise “Kongo’ya Yolculuk” adıyla kitaplaştırılıyor.

Filme dönelim…

Kauçuk, fildişi ticaretinin alanına girmeden sadece halkın günlük yaşamına odaklanmış. Ne yerler, ne içerler, nasıl yaşarlar vs. Marc Allégret bol bol mizansen yaptırıyor bulunduğu köydekilere. Özellikle kadınlara… Nasıl yemek pişiriyorsunuz sorusunun yanıtı; hep beraber sepetler alınarak gidilen orman, toplanan manyok kökleri ve temizlenip bir bulamaç haline dönüştürülene kadar ki uzun süreç…

Nasıl yıkanıyorsunuz sorusunun yanıtı; bir kuyuya sarkıtılan sepetle taşınan suyu daha küçük bir sepetle üzerine dökünüp şıp şıp yapan bir çocuğun parlaması… Nasıl evleniyorsunuz falan var daha…

Beyazın alabildiğine şaşkınlığı var filmde. Siyahın şaşkınlığı ise çok alaycı ve ürkek… 5-10 km uzaklarında, Belçika sömürgesi olan Kongo’nun diğer yarısında, elleri ayakları kesilmiş çocukların fotoğrafları çekiliyor oysa. Anne babası daha çok kauçuk toplasın, daha çok fil öldürsün, daha çok çalışsın, ölene kadar çok çalışsın diye katlediliyorlar. Öyle ki Leopard’ın ihtirasına Kongo’nun yarısından fazlası kurban edilmiştir, derler. Bir ülkenin nüfusunun üçte ikisini yok etmek diğer adı…

“Orası, yalnızca bir başka kıta değil, doğrudan hiçliğin olduğu bir başka gezegen; kesinlikle başka bir bölge ya da başka bir dünyayla karşılaştırılamaz bir hiçlik” diyor, Jean-Christophe Grange da “Kongo’ya Ağıt" adlı kitabında.

Belçika’nın ihtişamlı binalarına bakarken Kongo’nun simsiyah yaşlarını anımsamak adına, Avrupa her daim çok çekici gelmiştir hala Afrika’ya… İnsan atasına doğru çekilirmiş zamanla… Afrika’dan bitmek tükenmek bilmeyen ölümlü yolculuktan kurtulabilenler, kendi kanlarıyla var olmuş “uygarlığın” duvarlarına yaslanmakta inatla. Beyazın, özellikle tarihine sımsıkı bağlı beyazın, siyahın derinliği karşısındaki korkaklığı ise gülümsetiyor beni. İntikam, uzun, zor ama enfes bir şey aslında…

Film bittiğinde kalkıp alkışladı salon. Tek tük siyah izleyici vardı aralarında. Kimeydi bu alkış acaba!

Ama geride kalan Afrika’ya ait olduğu söylenen şu sözdü yalnızca:

“Sular yükselince, balıklar karıncaları yer... Sular çekilince de karıncalar balıkları... Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmesin.. Çünkü kimin kimi yiyeceğine suyun akışı karar verir...”

Suyun akışının sesini duyabiliyor musunuz şimdi?



876
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: