Ya savaş Türk şehirlerine taşınırsa?

akahraman61@hotmail.com | 13 Mart 2018 Salı

AHMET KAHRAMAN

Kürtler ta başından beri, bunlarla "insani merkezde" buluşup meselelerini, insani dille kavgasız, kansız hal yoluna koymak için, ellerinden geleni yaptılar.

Ülkelerinin tarihsel yerlileri olmalarına rağmen, yerel özerklik temelinde, "Orta Asya göçmeni" Türk olduklarını söyleyen bu toplulukla, birlikte yaşamak için, uğraş verdiler.

Ama isteklerine karşılık baskına uğradılar. Soykırım köprülerinden geçirildiler.

Uzun bir aradan sonra Kürtler, "benim insani haklarım" demeye başlayınca, işkence tezgahları kuruldu. 1969-1970 yıllarında, tarihte pek az galibin tarihinde yer almış bir vahşet örneği ile Kürtlerin en saygınları, namlu ve süngülerin gölgesinde çırıl çıplak soyularak köy meydanlarında dolaştırıldı. Geçenlerde ülkesinin toprağına karışan Tekman’ın "Gunde Miran" köyünden Ali Beyköylü, insanlık utancı bu vahşete baş kaldıranlardan biriydi. Onu, vahşiye "vahşi" demekten suçlu bulup mahkum ettiler.

Hemen arkadan gelen kuşak, bunlara "laf anlatma" çaresizliği karşısında, bir adım daha ileriye gidip dağların yolunu tutarak, sıcak mücadele sürecini başlattılar.

Sonra sıcak zamanlar yaşandı. Yangın, yıkım ve ölüm "gıjgarı" yıllardı, bu zaman. Pıtırak gibi biten, taze kazılmış toprak tümseklerinin baş ucuna dikilen mezar taşları ve mezarsız ölüler zaman...

Ve Kürtler, insanlar ölmesin, yeni doğan çocuklar çiçekli dağlarda koşarak büyüsün diye "demokratik cumhuriyet" şemsiyesi altında, özerkliğe bile razı olduklarını beyan ettiler. Kürtler, amaçlarını anlatmak için, sokaklarda "yaşasın halkların kardeşliği" diye bağırdılar.

Kürtler, 1990’a kadar ayrı çatılar altında örgütlenmiş, ama özü itibarıyla birbirinin aynısı olan ve Türk ırkçılığını kutsayan siyasi partilere oylarını veriyor, hatta aday gösterilen Kürtleri bile seçiyorlardı. Manzara ve genel gidişat vaziyetle uyumluydu. Her şey TC’nin ruhuna uygundu. Sorun yoktu.

Ama günün birinde, "Kürtlerin de, köle, esir ve rehine gibi değil, özgür insan olarak yaşama gibi bir hayali var" diyen parti kurulunca, sorun çıktı.

Düne kadar, "dağdan in, düzde siyaset yapın" diyen rejim zaptiyesi birden bire gazaba geldi. Meydanlarında, çayhanelerde insan avına başladı. Kürtçe seda verenler takibe alınıyor, kimileri tutuklanıyor, konuşurken susayan ve "tase kî avê bidin min" diyen aday da mahkeme koridorlarında süründürülüyordu.

Buna rağmen, Kürtler ılımadılar. "Demokrasi" diye diye yollarına devam ettiler.

Bu arada, "barış süreci" diye bir zaman dilimi başladı. Kürtler, talan, yangın ve hırsızlık seferleri başlamaz umuduyla, yaralarını sarmaya, yıkıntıların üstünde yeni evler bile inşa ettiler.

Terör devletinin gel-gitleriyle sarsılsa bile göreceli bir aydınlık dönemdi, bu.

Derken, Recep Erdoğan’ın emriyle "barış süreci"nin bitişi ilan edildi. Hazırlıklar bitirilmiş, yığınaklar yapılmış, savaş sürecine dönülmüştü.

Yeniden kara bulutlar çökmüştü. İşkencenin gizliliği, saklı hallerine takla attırılmış, şehir ve sokak meydanlarına dökülmüştü. "Çocuklarımızı öldürmeyin" diyerek sokağa çıkan, gölgelerine bile yaklaşılamayan o onur ağacı edalı Kürt kadınlar, saçlarından tutularak yerlerde sürükleniyordu. IŞİD (DAİŞ)’in naralarıyla cinayetler işleniyordu. Cizre’de, IŞİD taklidi olarak insanlar, diri diri yakılıyor, şehirler un, ufak enkaz yığınına dönüştürülüyordu.

Kürt’ün hak ve hukuku yok, yakınmak bile suç ve kabahatti.

Türk tipi demokrasinin tek unsuru seçim sandığıydı. Belli zamanlarda, seçim sandığına oy atılıyorsa eğer, demokrasi vardı.

Kürtler, bu yoldan giderek, parlamentoya kendi seçtiklerini gönderdiler. Belediyeleri, Kürtler de hizmet veren kurumlara dönüştürdüler.

Şimdi, Kürtlere siyaset yolu kapalı. Kürdistan işgal altında. Kediler, koyun, kuzu, danaların bile kapıdan dışarıya çıkışı izinle.

 AKP’nin seçilmişler diktatöryasına geçip Faşizm baş kıldıktan sonra, terör yılları başladı. Yalnız içeride rehine mi, emir mi olduğu belirsiz bir kaderi yaşayan Kürtlerle de kalmadılar. Yer yüzündeki bütün Kürtlerin geleceğini söndürmek üzere hücuma geçtiler.

Güney Kürdistan’ı kuşatıp bütün kazanımlarını berhava ederek Irak’a teslim ettiler.

Rojava’nın bir parçası olan Efrîn, aylarca süren tank ve top atışlarından sonra, yaklaşık iki aydan beri muhasara altında. Siviller öldürülüyor, çocuklar katlediliyor. Girilen köyler talan edilip Türk bayrağı çekiliyor. Sonra IŞİD’çi ortaklarına sunuyorlar. Onlar eski katillerdir. Tecavüzcü ve hırsız...

Bu Kürtlere, topyekün savaş ilanıdır. İnsani bütün hakları, hukukları ve özgürlüklerini pay u mal etmek, ortadan kaldırmaktır, temel amaç ve güdüleri...

Kürtler ise tarihte eşine az rastlanan bir dirençle, işgalcilere karşı koyuyorlar. Ama nereye kadar?

Çünkü barbarca saldırılarla, Kürtleri Türklere savaşı hissettirmeye zorluyorlar. Yani yangın ve yıkımı Kürt coğrafyasından Türk ekonomisinin can damarı olan İstanbul, Ankara, İzmir’e taşımaya...

Savaşı hisseden insanların, yıkıma maruz kalan ekonominin hali nice olur o zaman? Bilinmez ki...



3592
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: