Neye niyet neye hizmet sineması

ilhamadarbakur@gmail.com | 09 Mart 2018 Cuma

İLHAM ADAR BAKIR

Gittikçe bireye indirgenen, insan olma sürecini başlatan unsur olan toplumsallığı parçalanan insan için kendi bedeni, kendi ruhu, orta yerine sadece kendisini koyduğu istek ve tutkuları gittikçe kendisi için bir hapishaneye dönüşüyor. Bir öteki ile yani toplum ile bağı koparılmış birey, kapitalizmin sonsuz sömürü çarkı için ne kadar elverişli bir durum arz ediyorsa insan ırkı ve hatta diğer canlılar için de bir o kadar büyük bir yok oluş ve faciayı işaret ediyor.

Bu toplumsal yıkımın bir doğal yansıması olarak sanat alanı da bu hastalıkla malul olmaktan kendini kurtarabilmiş değil. Neredeyse tüm anlatılardaki karakterler “Herkes ve her şey benim için” şiarını temel yaşam paradigması haline getirmiş durumda. Bu tür karakterlerin tüm anlatıların merkezine oturmuş olması mevcut realiteyi dile getirmesi bakımından belli bir yere kadar anlaşılabilir bir şeydir. Gelişmiş batı ülkelerinin sinemasında diğer adalarla bağı kopmuş hatta içinde durduğu denizden bile kopmuş bir adacığa dönüşmüş bireyin sineması adeta bir salgın hastalık gibi “sanat sineması” adı ve yaklaşımıyla “batı medeniyeti” dışında kalan ülkelerin sinemasına da sirayet etmektedir. 

Bunca güncel yakıcı sorunun yaşandığı, savaş ve çevre felaketlerinde ve hatta açlıktan ve hastalıklardan toplu kıyım denebilecek düzeyde insanın öldüğü, ciddi özgürlük sorunların bulunduğu toplumlarda böylesine kendi yalnızlığına kilitlenmiş bireylerin anlatılması mevcut gerçeklikten son derece uzak kalmaktadır. Barış, özgürlük, demokrasi, biyolojik ihtiyaçların karşılanamaması gibi yakıcı sorunların olduğu ve bu sorunların çözümü için bir aradalığın ve örgütlülüğün ekmek ve su kadar ihtiyaç olduğu koşullarda popüler bir anlatı olarak başta sinema olmak üzere tüm anlatılarda bu kadar bireyselliğin ve bireyselliğe kilitlenmiş sorunların anlatılıyor olması kendiliğinden ortaya çıkmış, tesadüf eseri oluşmuş bir durum olduğu düşünülemez. Bunların belli başlı merkezlerden yönlendirildiği, özellikle sinemada filmin çekilmesinde maddi kaynağı temin eden çevrelerin bu hikayeleri bu yönde yönlendirdiği bir gerçektir. 

Neredeyse tüm sinema fonlarında başvuruda hazırlanan dosyalarda istenen formatın benzerliği, öncelikler, hikayeyi yönlendirici şartlar, “Picthing, marketing” adı verilen ve adeta film materyalini, hikayesini bir metaya dönüştüren pazarlama yöntemleri tüm bu hikayeleri yönlendirmek için kurulmuş çarkın farklı farklı dişlileridir. Özellikle kurmaca film yapan ve görece bağımsız duruşu olan yönetmenler minimal bir yaklaşımla gerilla usulü ve dayanışmayla çektikleri ve belli bir başarıyı yakaladıkları ilk filmlerinden sonra daha iyi bir film çekmek adına yem olarak kullanılan bu fonların tuzağına düşmekte ve hikayesini kendi gerçekliğinin ve kendi ruhunun rehberliğinde değil bu fon tuzaklarının yönlendirdiği doğrultuda anlatmaktadırlar. Bu durumla ilgili sayısız örnek vermek mümkündür.

Bütün bu olup bitenler karşısında görece olarak kendi sağlam duruşunun sahibi olan, ruhunu teslim etmeyen özgür bir sanat ve sinema alanı olarak belgesel sinema durmaktadır. Belgesel sinemacı fonlara bağlı kalmadan daha bağımsız, daha dayanışmayı esas alan bir tarzda ürettiği ve ticari bir kaygı gütmediği için yönetmenlerin ve filmlerinin ruhu endüstrinin tanrıları tarafından çalınamamaktadır. Belgesel sinema için fon sağlayan çevreler ya gerçekten film üretiminin özgürce üretilmesine destek olmak isteyen çevreler oluyor ki bu yüzden verdikleri destek miktarı da küçük oluyor. Ya da görece büyük destek sağlayan çevreler belgesel sinema üretenler üzerinde çoğu zaman istedikleri yönlendirmeye gerçekleştiremiyorlar. 

Kurmaca sinema yapmak isteyen yönetmenlerin tüm bu çark içerisinde kendilerinin ve filmlerinin ruhunu satmamaları için belgesel sinemanın yöntemlerini kullanması ve kendini endüstri çarkından koruması gerekiyor. Aksi takdirde ortaya çıkan çok sayıda “neye niyet neye hizmet” sinemasının bir parçası olmaktan kurtulmak mümkün olmayacaktır.



797
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: