Gerici modernizm

09 Mart 2018 Cuma

ABDURRAHMAN AYDIN

Tekno-muhafazakârlık, gerici bir modernizm, geçmişin mitlerinin dinsel bir söylemle iç içe geçirilerek yeniden canlandırılması, heroik anlatılar, bu anlatıların bütün sembolik evrenimizi kaplaması, bunun sembollerinin gündelik hayatın her yanına yayılması… 1920’ler ve sonrasının Almanya’sından söz ediyorum, yanlış anlaşılmasın. Ya da anlaşılsın; ama bu yanlış anlamanın sorumlusu bu satırların yazarı değil, bu benzerliği yaratmış olanlardır. Siyasalı ortadan kaldıran, siyaseti iptal eden, bütün hayatı tuhaf fantezilerle işgal edenlerdir. Kendileri hakkında tasarladıkları imge ile gerçeklikteki kendileri arasında devasa mesafeler oluşmuş olduğu halde, gerçeklikten kaçıp kendi rüyalarına tutunan, buna sarılanlardır.

Bu halin Almanya’yı nerelere sürüklediği az çok herkesin malumudur. 27 Şubat 1933’te ilan edilen olağanüstü hal ile Adolf Hitler olağanüstü yetkilere kavuşmuştu. Fakat 4 Mart seçimlerinde, olağanüstü hale rağmen oyların yüzde 45’ini alan Naziler parlamentoda yönetici çoğunluğu elde edemeyince, Hitler parlamentonun ‘yasama’ yetkisini iptal eden, kendi hükümetine ‘yasama’ yetkisi veren bir yasa tasarısı hazırladı. Bu yasa tasarısıyla, aslında, parlamentodan kendi kanun yapma hakkını Nazi hükümetine devretmesi talep ediliyordu. Öncesinde sayısız muhalif tutuklandı. Muhafazakarların ve Katolik Merkez Partisi’nin desteğiyle yasa tasarısını parlamentodan geçirmeyi başardı Hitler. Ardından bir temizlik harekatına girişti Naziler. Sonra da yoğun bir teknoloji seferberliği ile arkaik öğelerin iç içe geçirildiği bir mitos yaratıldı. Ya da daha doğrusu bu mitos iktidara gelmiş, iktidarını kalıcılaştırmıştı artık. Bu ‘şahlanış’ da Almanya’yı savaşa sürükledi. Gerçekten Nazi Almanya’sının yükselişinden söz ediyorum, aklınıza başka bir şey gelmesin.

Almanya’nın o dönemki baskın ideolojisini gerici modernizm olarak adlandırıyordu Jeffrey Herf. Modern Alman milliyetçiliğinin kültürel sistemi ile modern teknolojinin bütünleştirilmesi olarak görülebilir gerici modernizm. Bunu yaparken elbette ırkçı-milliyetçi sistemin akılcılık karşıtı ve romantik boyutlarını iptal etmez. Gerici modernistler, sağcılığın geçmişe dönük pastoralizmini birleşik, teknik ve ekonomik bakımdan güçlü bir ‘millet’ hayaline dönüştürürler. Sağcı bir devrim arzusuyla, pastoral bir geçmişi yeniden diriltme arzusudur bu. Bunun Türkiye’deki bir görünümü merkezin de taşra kimliğiyle yeniden inşa edilmesi, merkezin kelimenin özel bir anlamıyla ‘köylüleşmesidir’.

Geçmişin ve geçmişin pastoralliğinin geri çağrılmasını bir tür kültür devrimi olarak görür gerici modernistler. Thomas Mann şunları söylerken bu ideolojinin tam da kalbine dokunmuştur: “Nasyonal Sosyalizmin karakteristik ve tehlikeli boyutu, güçlü bir moderniteyi ve ilerlemeci bir tutumu geçmişin rüyalarıyla birleştirmesinde yatmaktadır: Bir hayli teknolojik bir romantizm.” Türkiye’de ilerlemeci tutum, kendisini dünya siyaset sahnesinde büyük bir güce, istediklerini uluslararası arenada da dikte edebileceği bir güce sahip olma arzusunda gösteriyor. Geçmişin rüyaları ise zaten biliniyor.

“Tekniğe ve teknolojiye tamam, ama akla hayır” diyen bir tutumdur bu (Türk sağı içindeki en önemli temsilcisi de herhalde Necmettin Erbakan olmuştur). Fakat Almanya’nın bu rüyayı besleyecek, bu fantezi evrenini İkinci Dünya Savaşı’na yol açmasına neden olacak kadar büyütmesini sağlayacak gelişkin bir sanayisi de vardı. Türkiye’nin hepten komik durumlara düşmesinin nedeni de budur.

Almanya’nın gerici modernistleri iki bakımdan modernisttiler. İlk olarak teknoloji alanında modernleşmeciydiler; Avrupa’nın sanayisi en gelişkin ülkelerinden olan Almanya’nın daha da sanayileşmesini istiyorlardı. Daha çok uçak, daha çok basın yayın, daha çok tren, daha çok otoyol, daha çok otomobil… Kendilerini, bu güçleri ve potansiyelleri engellemiş olanların karşısındaki özgürleştirici figürler olarak görüyorlardı. Bunlar parlamenter demokrasi tarafından baskılanmış ve suistimal edilmiş potansiyellerdi onlara göre. İkinci olarak da ruh estetiği diyebileceğim bir atmosfer içerisinde ‘hep daha ötesine gitme’ itilimiyle modernisttiler (somut örneği, ilk olarak, modern (!) cumhuriyetin başkenti Ankara’da beliren şu heykellerdir. Alçaklığın bir dibinin bulunmamasının nedeni de bu ‘hep daha ötesine’ gitmeye çalışan ruh halidir). Sürekli bir savaş halindeki yaratıcı bir ruh imgesi… Tabi bunun ürettiği kişilik biçimi de megaloman bir kişilik biçimidir. Çünkü bu biçimiyle estetik, bütün yaşama yayıldığında (hem şu tiksindirici somut estetik öğeler dahildir buna, hem de her tarafa yayılmış, bütün görüş alanımızı kaplamış bulunan siyasi semboller dahildir) ahlak askıya alınır ve bilen bilir, arzunun arzu olmak bakımından sınırları yoktur. Bu durumun ürünü de her şeyi yapabilir olan ama hiçbir sorumluluk duygusu bulunmayan şu tuhaf, etiksiz öznelerdir.

Kimse yanlış anlamasın, İkinci Dünya Savaşı öncesi Almanya’sından söz ediyorum.



721
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: