Ya vatan ya ...!

13 Şubat 2018 Salı

SİNAN CUDİ

Türkiye’de 1925’te devreye konulan Şark Islahat Planı’yla birlikte Kürtlük adına ne varsa yasaklandı. Binlerce yıllık vatanlarında yaşamlarını idame ettiren Kürtler, tümüyle tarihten silinmeye çalışıldı. Vatansız bir halk olarak katliam politikalarına maruz bırakıldı.

Kürt ismi, Kürdistan ülkesi yok sayıldı.

Faşist Türk ideologları (Beyaz Türkçüler) yok saydıkları bir olgunun gerçekten yok olabileceğine kesin inanmışlardı. Ve bu dogmatik inançlarını sistemleştirmekten geri durmadılar.

Dilsiz ve vatansız kalan Kürtler, karda yürürken çıkan 'kart kurt' sesiyle, kuyruklu olup olmadıklarıyla tanınmaya, anlamlandırılmaya çalışıldı. 

Bu yok sayma pratiğine karşı Kuzey Kürdistan'da vatan savunması yapan binlerce yurtsever Kürt katledildi. İsyanlar, acımasızca ezildi.

Bunda şüphesiz Almanya, Fransa, Rusya ve İngiliz hegemonyasının büyük payı vardı. Kapitalist Modernite güçleri, Musul Kerkük petrolleri karşılığında; günlük çıkarları uğruna bir halkın binlerce yıllık vatanını feda edip yok saydılar. Mahabad’da ihanet edilen Kürtlere, güney Kürdistan'da bir “ülke” sözü verdiler. Yüzyılın sonuna gelindiğinde, Kürdistan, artık tümüyle yok edilmenin eşiğindeydi.

Rêber Apo'nun belirttiği gibi; “Bir toplum için kapitalist modernite tarafından yurtsuz sayılmak, kendi varlığını ve gerçekliğini yarı yarıya kaybetmektir.”

Vatansız kılınan bir toplumun tarihini, kültürünü, dilini ve varlığını yitireceği kesindir. Bu nedenle vatansızlığa karşı yürütülen mücadelelerin ulus olmakla, toplum olarak kalmakla, insan olarak yaşamakla yakından bağı vardır.

15 Şubat 1925 ile başlayıp 15 Şubat 1999'da zirveye ulaşan komplolar, beyaz türkçülüğün vatansız kılma hedefini nihayete ulaştırmanın sadece yöntemi değil, varlık gerekçesidir de.

Efrîn ve Qendîl dağlarından yankılanan “Türk devletinin işgal saldırıları komplonun devamıdır” sözleri böylesi tarihi bir arka plana sahip.

Her ne kadar geçen yüz yıl içinde “Kürtleri vatansız bırakmak suretiyle tarihten silme” tezi pratikte başarılamamış olsa da, aynı ısrarın devam ettiği de bir gerçek. 

Efrîn saldırılarına karşı dünya devletlerinin sessizliğini bu minvalde okumak oldukça önemli. Sanıldığının aksine başta AB olmak üzere, BM ve diğer uluslararası güçlerin sahip oldukları 'demokratik' değerler Kürt ve Kürdistan için geçerli değil.

Öyle olmadığı Birinci Dünya Savaşı ardından başlayıp yüzüncü yılında da devam eden tavır ve yaklaşımlarından anlaşılıyor.

Yani diyeceğim o ki devletler ve hükümetleri, kendi aralarında yürüttükleri çıkar pazarlıklarına rağmen halklar lehine hiçbir gelişmenin altına imza atmaz. Hiçbir yaptırımda bulunmaz ve faşist Türk devletine DUR demez.

Komplolar tarihi bunu yeterince ve defaatle ispat etti zaten.

Nasıl ki 1925 ile 1940 yılları arasında dünya hegemonu Britanya (İngiltere), o dönemde dünya devrimi iddiasına sahip Sovyetlerin önünü alabilmek için yeni yetme Türk devletini kendisi için tehlike arz etmeyecek düzeyde daraltıp Kürtleri vatansız kıldıysa, yeni sistem alternatifiyle dünyaya yayılmaya başlayan Rojava Devrimi karşısında çağımızın hegemonları ve yerel işbirlikçileri de aynı izler üzerinde yürümeye çalışıyor.

Çünkü son dört yüz yıllık kapitalist modernite karşıtı direniş ve devrimlerin karşı çıktıkları sistemle farklarını ortaya koyamamaları ve kendi sistemlerini oluşturamamaları nedeniyle yenildiklerinin bilincindeler. Tam da bu nedenlerle Rojava Devrimi'nin yenilgiyi zafere dönüştüreceğinden de eminler.

Kürtlerin vatan parçalarından biri olan Efrîn'in bu denli yoğun saldırı altında bulunması karşısındaki tavırsızlığı hegemonyanın bu bakışıyla yakından alakalıdır.



1226
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: