Hinduların kutsal ineği, Türklerin Erdoğan’ı

akahraman61@hotmail.com | 13 Ocak 2018 Cumartesi

AHMET KAHRAMAN

Öfke değil bu bu deyim. Kürtler, tarihsel döngünün devamı olarak, Türk-İslam engizisyon sisteminin esiridir. Bu bir gerçek…

Hıristiyanlıkta tarihi kir olan Engizisyonda, suçlamanın kanıtı, gerekçesi yoktu. Suçlanan kişi, suçsuz olduğunu kanıtlamak zorundaydı. AKP Faşizminin de, bugün yaptığı budur.

Ben bu satırları yazmaya otururken, 14 aydan beri tutuklu bulunan Kürt lider Selahattin Demirtaş, ilk defa mahkeme karşısına çıkıyordu.

Oysa hakkında, yürütülen en az 20 dava vardı. Hepsi, baş engizatörün emriyle açılmış ve bir kaç kere ömür boyu hapis cezası isteniyordu.

Davalarla ilgili, bugüne kadar 97 duruşma yapılmıştı. Demirtaş, bunların hiç birine getirilmemiş, yüz yüze savunması alınmamıştı.

Dün, ilk defa, yeni Türk kutsalı Erdoğan’a cevap vererek, ona hakaret etme gerekçesiyle açılan davalardan biri nedeniyle, İstanbul’daki mahkeme huzurundaydı, Demirtaş.

Mahkemenin önü, insan seliydi. Demirtaş ise polis ve asker gövdesinden örülmüş duvarların arasında saklanıp, bekleyenlerden kaçırılarak cezaevi aracından, mahkeme binasına sokuluyordu. Duruşma salonu ise küçücüktü. Gazeteciler ve avukatlar kapıda kalmış, onu görmeye ve duruşmayı izlemeye gelenler ise meydanı doldurmuşlardı.

Burada bir parantez açmak istiyorum. Erdoğan’ın esin kaynağı Hindistan mı bilmiyorum, ama Hinduların dinsel geleneğinde eti, sütleriyle insan besleyen, dışkıları yakıt (tezek) ve tarımda gübre olarak kullanılan inekler, bu özellikleri nedeniyle kutsal, dolayısıyla dokunulmazdır.

Bu yüzden, yer yüzü özgürleri, köy ve şehir sokaklarını kire, dışkıya bulama lüksüne sahip hayvanlardır.

Recep Erdoğan’ın maddi değerleri dilediği gibi kullandığı, istediğinden istediği kadar aldığı bir yerde, Hindu inekleri de, sokaklarda alına salına dolanma, park ve bahçelerde otlanma, diledikleri yerde serilip yatma özgürlüğüne sahiptirler. Bir ineğin güdülerini engelleme, iştahının önüne geçme günah, otlayan ya da ayakta uyuklayarak geviş getiren yanından geçerken onu rahatsız etmek, cadde ortasına yayılıp yatmışsa ürkütmek suçtur.

Tıpkı Erdoğan’ın sözü üstüne söz söylemek, hoşlanmadığı laf etmek gibi…

İneklerden farklı olarak Erdoğan konuşan bir yaratıktır. Öfkelendiğinde kelime köpürtür. Ama Sövgülerine, aşağılama, iftira ve suçlamalarına aynı kelimelerle cevap vermek de suç…

Selahattin Demirtaş’a yaptığı gibi elinde, herhangi bir mahkeme kararı, kanıtın emaresi bulunmadığı halde suçlama hakkına sahiptir. Gazetecileri, yazarları terörist ilan etme hakkına da.

Ama, “sen bir yalancısın" cevabını vermek suçtu.

Ancak, ineklerin ülke kaderi ve insanları hayatı konusunda herhangi bir dahli, küçücük de olsa bir zararı yoktu. Erdoğan’ın kendi kendine bahşettiği (diktatoryal) yetkilerle ülke geleceği ve insan hayatının efendisidir. Sevmediklerine ceza yağdırmada baş yargıçtır. Yer yüzündeki bütün Kürtlerin de baş belalısıdır. Ortalıkta finkleyip “kan ve ölüm" diye sayıklayan…

Bu yönüyle, insanlığa karşı suç kütlesi, o. Öte yandan, bizi ilgilendirmez ama kendi inancının da günahkarı…

Çünkü o, IŞİD ve El Kaide ile türevleri benzeri, İslam’da Müslüman Kardeşler (İhvan) yolunun yolcusuydu. Parmak işaretiyle cismanileşen siyasal amentülerini, Mussolini Faşizminin sloganı bütünleştirmiş, partisinin proğramına almıştı. Kendisi de kürsüden kürsüye seğirterek, “tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak" diye bağırıyor, bununla kalmıyor, insan kesen İslamo Faşist IŞİD, El Kaide çetelerine yardım ile yataklık ediyor, onlara destek babından Suriye’ye ve Libya’ya resmen savaş açıyor, Mısır ve Irak‘la da savaş hallerine giriyordu.

İşte bu Müslüman Kardeşlerin (İhvan) İslamında tek dokunulmaz ilah Allahtır. Allahın dışında kutsal sayılan her nesne (kişi, makam) put, IŞİD ve El Kaide’nin söylemiyle tağuttur.

Bu durumda, Erdoğan kendini ortalıkta dolanan, dolarla oynayan ilah mı oluyordu, bilinmez ama dokunulmazlığı nedeniyle, evrenin hukukundaki eşitlik ilkesini hançerliyordu. Çünkü, rakipleriyle aynı hedef için koşuyor, ama aynı zamanda, Hindu ineği gibi kutsal erişilmezliği elinde tutuyordu. O konuştuğunda herkes, kuşlar bile susuyor, ülke onu dinliyordu.

Konuşsa iyi, bütün rakiplerini sövgüler, hakaret ve iftiralar salvosuna tutuyor, ama cevap hakkı suç olmuş oluyordu. Savcılar, cevap verenleri apartta bekliyor, anında “Cumhurbaşkanına hakaretten buyur buradan yak“ deyip dava açıyorlardı.

Demirtaş gibi mağdur ve mazlumu dinleyecek bir Marko Paşa bile bulunmuyordu. Ama bir sene iki ay sonra ilk defa mahkeme önüne çıkan Selahattin Demirtaş, o ve adli sistemine evrenin, yani yer yüzünün hukuk sistemini anlatıyordu.

Hukukta kanunlar geriye doğru işlemiyordu. Çıktığı tarihten itibaren işlenen suçlar içindi. Ve Demirtaş, dokunulmazlığa sahip milletvekiliydi. Türk Anayasa hukukunda bile polisin alıkoyma, mahkemelerin tutuklama yetkisi yoktu. Yaşanan durum, diktatörlüğün gazabı, kutsal ineğin haddini aşma olayı idi.

Mahkeme, ilk şaşkınlıktan sonra durumu Anayasa Mahkemesine sorma kararı alıyordu.



2090
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: