Sadece gerillanın hesap sormasını izlemek yetmiyor

29 Aralık 2017 Cuma

ZILAR STÊRK

Roboskî katliamının üzerinden tam altı yıl geçti. Bu katliamı yaptıranlardan, bu vahşete yol açanlardan henüz hesap sorulmadı. Sömürgeci devletin askeri hedeflerini vurarak hesap sorma duruşu içinde olan tek irade, Kürt özgürlük gerillası ve demokratik siyaset alanı oldu. Ancak "vur" emrini verenler, kendi günahlarının üstünü örtmek için demokratik siyasetin onlarca öncüsünü, yüzlerce seçilmişini ve binlerce sempatizanını zindanlara kapatarak, hesap sormanın önünü almış oldu.  

Türkiye’de Erdoğan hükümetinden hesap sormayı gerektiren tek olay, kuşkusuz sadece Roboskî katliamıyla sınırlı değildir. Ancak Roboskî’yle başlayan bir faşizm süreci vardır. 7 Haziran seçimlerinde demokrasinin başarısını engellemek üzere Amed HDP mitinginde patlatılan bombanın, Suruç ve Ankara demokratik mitinglerinde patlatılan bombaların emrini verenle, Roboskî’ye bomba yağdırma emri veren aynı merkezdir. Cizîr bodrumlarında silahsız sivil insanları diri diri yakma emrini veren de, sırf evini ve mahallesini terk etmiyor diye Taybet Anayı “vurma” emri veren de, cenazesi buzdolabında saklanmak zorunda bırakılan küçük Cemile’yi ve Miray bebeği vurduran da, minik Umut gibi onlarca çocuğu, kadını, yaşlı insanı panzerlerle ezme emrini veren de aynı merkezdir.

Gerilla cenazelerine işkence yapılması, şehitliklere saldırılıp mezarların tahrip edilmesi emrini veren, yine aynı merkezdir. En son Garzan Şehitliğine saldırı düzenleyerek tam 267 cenazenin insanlık dışı yöntemlerle yerinden çıkarılması için emir veren aynı merkezdir. Çıkardığı son KHK’lar ile tutuklu ve hükümlülere tek tip elbise giydirme, yeni katliam timleri olarak HÖH’leri örgütleme gibi emirleri veren de yine aynı merkezdir. HDP milletvekili Sayın Garo Paylan’ın kamuoyuna açıkladığı ve Alman devletinin de “evet, bilgimiz var” dediği, yurt dışına çıkan bazı Ermeni, Alevi ve Kürtlerin öldürülme emri, yine aynı adresten çıkmıştır. Bu adres, yaklaşık yüz yıl önce darbeci yöntemlerle iktidara yerleşen İttihat ve Terakki cemiyetinin içinde, son derece gizli örgütlendirilen ve karanlık faaliyetler yürüten Teşkilât-ı Mahsusa’nın adeta devamıdır. Kurucuları Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’dir. Erdoğan, Teşkilât-ı Mahsusa’yı Enver Paşa’dan devralmışçasına kendinden menkul yetkilerle yürütmektedir. İdeolojik fikir babalığını da tıpkı Talat Paşa ya da Hüsamettin Ertürk gibi Devlet Bahçeli yapmaktadır. Diğer ortakları ise detaydır. 

Türkiye şu anda böyle bir Teşkilât-ı Mahsusa rejimi ile yönetildiği için, kendi yargı ve hukuk sistemi içerisinde, tüm bu fiillerin faillerinden hesap sorulması tabii ki mümkün olmamaktadır. 15 Temmuz darbe girişiminden faydalanarak OHAL ilanına giden Erdoğan-Bahçeli koalisyonu, son derece ittihatçı yöntemlerle devletin yönetimine el koymuş durumdalar. OHAL’den aldıkları sonsuz yetkilerle, günlük olarak çıkardıkları KHK’lerle istedikleri kararları alıp uygulamaya koyuyorlar. Çıkardıkları KHK’ları onaylatmak üzere TBMM’ye gitme zahmetinde bile bulunmamaktadırlar. Çünkü aralarındaki koalisyonun ideolojik planında ciddi bir dinci-milliyetçi uzlaşma stratejisi var. Bu strateji Türkiye’yi büyük bir yokuşa, büyük bir iç çatışmaya götürür. Çatışma artık resmi silahlı unsurlarla sınırlı olmaktan çıkar. Bunun startı, son çıkarılan 696 sayılı KHK ile verilmiştir. HÖH’ü kurma kararı ve ister resmi olsun ister olmasın, terörü bastırma temelinde eylemlerde bulunmuş kişilerin yargılanmayacağına dair verilen taahhüt bu anlama gelmektedir. Bunları ifade eden son KHK, tıpkı Cizre bodrumlarında diri diri yakılan büyük kahraman Mehmet Tunçların ve Asyalar’ın katliamından önce çıkarılan kanuna benzemektedir. Sivil öldüren asker ve polisin yargılanmayacağına dönük çıkarılan kanunun ardından Cizre, Sur, Silopi, Farqin, Hezex katliamları yapıldığını unutmamak ve tekrarlanmasının önüne geçmek lazım. 

Erdoğan-Bahçeli faşist koalisyonundan sadece Kürdistan Özgürlük Gerillasının hesap sormasını izlemek çok yetersiz bir duruştur. Bunun için Türkiye’deki tüm sivil ve demokratik inisiyatiflerin, antifaşist yapıların, güçlü bütünlüklü ve caydırıcı bir tavır geliştirmesine toplumun selameti için ihtiyaç vardır. İçine girilecek bütünlüklü mücadeleci tavırla, hem bu tür KHK’ların iptalini hem de OHAL’in kaldırılmasını sağlamak mümkündür. 



1292
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: