Korku labirentleri

ilhamadarbakur@gmail.com | 19 Mayıs 2017 Cuma

İLHAM ADAR BAKIR


Korku doğuştan insanla birlikte gelen, insanın genetik kodlarında yer alan bir duygunun adıdır. Korku duygusu, insanın tehlikeler karşısında bir bütün olarak refleksif tavır almasını sağlar. Yani tehlike hissedildiği an korku duygusu bir sigorta gibi devreye girerek insanın fiziksel engellerinin, moral değerlerinin onun refleksini yavaşlatmasına veya reflekssiz kalmasına izin vermez. Mesela ayağı yaralı ve yürüyemeyecek durumda olan birisi dış tehdidin yarattığı korku duygusunu hissettiği anda ayağının yaralı olduğunu unutur ve tehditten kurtulmak için yaralı ayağının üzerine basarak kaçıp kurtulabilir. Yahut bir deprem anında toplumsal utanma duygusunu unutarak korkuyla evden dışarıya çıplak bir şekilde fırlayıp çıkabilir. Yani korku, insanı fiziksel, ruhsal, düşünsel bütün bileşenleriyle tehlike yaratan tehdide karşı harekete geçirir, savunmaya geçmesini sağlar. Kısaca özetlersek, korku insanın çok güçlü bir özsavunma mekanizmasıdır. 

Toplumsal ilişki içerisinde toplumsal moral değerler açısından korku duyan insanlar, korkan insanlar pek makbul görülmezler. Korkaklık bir aşağılanma, hor görülme, değersizleştirme nedenidir. Elbette bunun toplumsal yarar açısından bir anlamı, bir nedeni, bir değeri vardır. Korkaklığı aşağılamak toplumsal çıkarları korumak amacıyla var olmuş bir yasa ya da toplumsal düzenleyici davranıştır. Yani bireyin yaşadığı korkulara teslim olup toplumsal çıkarları feda ederek sadece kendi yaşamını, kendi çıkarlarını korumasına yönelmesini engellemek için korkaklık mahkum edilmiş, toplumun korunması, toplumun geleceğinin garanti altına alınması için kahramanlık yüceltilmiştir. 

Bir insanın kendisi ve yakınlarının yaşamı için korku duyması, bu korkunun itkisiyle toplumsal çıkarlar için kendini riske atmaması anlaşılabilir bir şeydir. Bütün insanlar tehdit karşısında ilk olarak bu refleksi gösterirler. Fakat daha sonraki aşamada korku bilince çıkarılmaz, bu korku haliyle yüzleşilmez ve bu tehdidin ancak toplumsal bileşenlerle birlikte ve herkesin bu tehditten kurtulmasını sağlayacak bir risk alma ve fedakarlık yapma durumu esas alınmazsa toplumsal çürüme ve yok oluş süreci başlar ki burada kendini ve yakınlarını koruma altına almaya çalışan bireyin de ne kadar güvende olacağı ciddi bir şekilde tartışmalı hale gelir. 

Bütün iktidar biçimleri, özellikle de kapitalist iktidarlar toplum üzerindeki hakimiyeti en çok ve en kolay onların içindeki korkuları, korku biçimlerini çoğaltarak sağlarlar. Üstelik bu korku artık kendisi ve yakınlarının hayatı için duyulan korkudan ibaret değildir. Hatta bu korku ikinci plana düşer. En çok korku duyulan şey, sahip olduklarını, mülkiyetinde olanları, prestij ve kariyerini kaybetme korkusudur. İnsanın kendisini korumak için var ettiği refleks, insanı iktidarlar karşısında tutsak düşüren, onların kölesi haline getiren bir davranışa dönüşebilir. Korku, bir refleks olarak sağlıklı bir duygudur, fakat davranışa dönüşmüş korku özgürlüğün yitirilmesidir. 

İçinden geçtiğimiz bu toplumsal bunalım ve baskı döneminde davranışa dönüştürdüğümüz korkularımızla yüzleşmek zorundayız. Aslında korku ile ilgili bu yazıyı yazma nedenim böylesi baskı ve faşizm dönemlerinde sanatçıların yaşadıkları korku ve korkularıyla yaşadıkları ilişkiye dikkat çekmekti. Belki de bütün korku kaynaklarını en çok gören, bütün korkuları en derinlemesine hisseden insanlar sanatçılardır. Fakat bireylerin, toplumların korkularıyla nasıl yüzleşecekleri, nasıl baş edecekleri ile ilgili de en derinlemesine analizi gerçekleştirecek ve bununla ilgili duruşun nasıl olması gerektiğini de topluma gösterecek olanlar yine sanatçılardır. 

Sanatçıların korkularına teslim olma hakları yoktur. Hele hele kişisel ikbal peşinde koşarak, elindekileri kaybetmemek, yeni mülkiyet yahut prestij kaygıları taşıyarak baskıcı iktidarlarla o ya da bu şekilde bir ilişki içine girmek, onların payandası olmak, onları meşrulaştırıcı yaklaşımlar içinde olmak asla kabul edilebilir bir şey değildir. Gitar çalan parmakları tek tek kırıldığında içindeki ölüm korkusu dudaklarında nasıl bir direniş marşına dönüştüyse ve nasıl faşizmin suratına haykırdıysa Viktor Jara, öyle olunmalı. İçimizdeki korku Viktor Jara’ya dönüşmeli.   



409
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: