Zehra’nın fırçası Aslı’nın dünyası

guleryildiz@gmail.com | 28 Eylül 2016 Çarşamba

GÜLER YILDIZ

Acıyı elimizin tersiyle itemeyeceğimiz anlar vardır. O anları bir bütün olarak bir yılda yaşadıktan sonra, önümüze atılı atılıveren fotoğraflara bakmamız, hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza kaldığımız yerden devam etmemiz isteniyor hep.

Bakalım fotoğraflara. Düşmeyelim bize yaşatılan acının uzağına. O fotoğraflardaki derin sırrı çözmek için alim olalım sonra. Şöyle beş dakikada olayın sırrına vakıf olacak kadar alimlik yeter. Ki her şeyin beş dakikalık ömrü var. Bazen o kadar da uzun olmayabiliyor hayat.

Örgütlü hayatın propagandasını yapmaktan tutuklanıyor yazarlar, sanatçılar, gazeteciler. 

Zehra Doğan mesela...

İçerden gönderdiği ilk mesajında “unutmayın, fırça benim elimde” diyordu ya Zehra, Mardin’den binlerce km ötede  fırçasını sallarken gördüm onu. Resimlerini bir çadırın kenar süsü yapmıştı. Ve o resimdeki kadınlar, Zehra’nın fırçasından çığlık gibi düşen kadınlar, “bir gün lazım olur” diye kazılan yüzlerce mezara komşu bir kentin çığlığıydı aynı zamanda. Ve bu hayatın komşuluğu hiç bu kadar ağır olmamıştı… Fırçasıyla renkleri de örgütledi, saldı düşmanın üzerine... Şimdi cezaevinde. Fırçası da aynen dediği gibi, “elinde”!

Aslı Erdoğan mesela…

Her öyküsünün içinde biriktirdiği zıpkınlarla okuyucuyu zihninden vuran kadın… Sıradan insanların yavanlığından uzak sözleriyle kurduğu dünya elbette örgütlü bir dünya olmalıydı ve en önde hayat hakkını savunmalıydı. Yakışan oydu o sözlere. Öyle de yaptı Aslı Erdoğan. Mahalleye güya en “yakın” denenlerin bile uğramadığı mahallede ev tuttu kendine, penceresine sardunya dizdi ve her sabah onca karmaşanın, gürültü patırtının ortasında açıp penceresini, sardunyalarını suladı.

Vazgeçmedi hayattan. Hayatın bile akıl sır erdiremediği kıyamet kadar “işi” vardı:

“Ölümün, işkencenin hapishanenin kıyılarında yaşayan yasadışı insanların hayatları (ve dostlukları), iki temele dayanır; Güven ve cesaret. Bu değerlerden yoksun biri, tuzaklarla, bilmecelerle dolu bir dünyaya göz ucuyla bile bakmamalı, hele hele onu tanıdığını öne sürmeye kalkışmamalıdır.”

Şimdi cezaevinde. Örgütlü hayata komşu olmaktan duyduğu mutluluğu her fırsatta kalemiyle haykırdığı için... Kalemiyle...

Virgine Woolf’ün kelimeleriyle inecek olursak merdivenlerden, “Hayata neyle başlarsan başla elinde çok az şey kalıyor. Gurur ve aptallık. Halbuki her şeyi istemiştik, değil mi?”

Her şeyi istemiştik... Yetecek kadar olanı değil, hep daha daha fazlasını. Dönüp bir daha bakmayacağımız, gözümüzün önünde dursa bile kullanacak yer bulamadığımız, bir başkası için yakıcı bir gereksinmeyken elimizde ambalajı ile son kullanma/durma vaktini aşındırıp attığımız... Her şeyi istemenin bir sonu olsa, kendimize giden yollar hızla kısalacak oysa.

Şimdi Aslı ve Zehra mesela, her şeyi istemiş olabilirler miydi bu hayatta?

Her şeyle ilgili takıntıları olsaydı; biri kalem, diğeri fırça ile dalmazdı bu çarşıya. Demek ki onların her şeyi kalem ve fırça. Daha çok kalem, daha çok fırça! Daha çok kağıt, daha çok tuval. Daha çok yok sonra. Sonra hayat, yazılacak ve çizilecek acıları düzenli olarak döküyor kapılarına. Bir kenti yıkıyor, içinde insanlarıyla. Bir evin bodrumuna sığınanların karşısına çıkıyor eli baltalı vahşiler. Gerisi kimsenin duymadığı çığlık! Kan kokusu ve kan kurusu... Kan... Yoksulun payına geceden sonra düşürülen tek renk. 

 “Gölgesiz güneş yoktur ve geceyi tanımak gerekir” diyen Camus’nün yanıtını en iyi Aslı Erdoğan verir:

“Geceyi hırsızlar, körler ve zenciler daha iyi tanır, Bizler, karanlıkla aynı maddeden yapılmışçasına içinde yitip gideriz, geceyi daha değişik biçimde tanır, sahipleniriz.”

Bizim tanıdığımız gece de örgütlü hayatın bir parçasıdır ve geceden korkanların boşalttığı sokaklar, dişine aşk değmiş yoksullar tarafından ıslıklanır.



1121
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: